Edit Announcements Settings!

Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Forum İstatistikleri
Üye Sayısı:» Üye Sayısı: 10
En Son Üyemiz:» En Son Üyemiz: Nurgül
Konu Sayısı:» Konu Sayısı: 3,644
Mesaj Sayısı:» Mesaj Sayısı: 3,964

Tam İstatistik Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 58 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 56 Misafir
Bing, Google

Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

Kureyş kabilesinin önde gelenleri toplanmış, Allah Resûlü’nün davetini görüşüyor ve bu davetin önüne nasıl geçeceklerini tartışıyorlardı. Onlar bir yandan zayıf ve kimsesiz müminlere işkence ediyorken hem müminleri dinlerinden döndürmeyi hem de diğer Mekkelilerin Müslüman olmasını engellemeyi hedefliyorlar, ayrıca sürekli bir araya gelerek İslâm’ın yayılışını ne şekilde önleyeceklerini konuşuyorlardı. Bir ara konu ahirete geldi. Allah Resûlü herkesin öleceğini ve bütün ölülerin bir gün diriltilerek hesaba çekileceğini söylüyordu. Bu aklın alacağı, kabul edilebilir bir şey değildi. Binlerce yıl evvel ölmüş, kemikleri dahi yok olmuş insanlar nasıl dirilecekti? Übeyy b. Halef ayağa kalktı ve yüksek sesle şöyle dedi:

- Bu mümkün değil, şimdi Muhammed’e gidecek, bu konuyu tartışacak ve mutlaka O’nu mağlup edeceğim.

Eline çürümüş bir kemik alan Übeyy, Peygamberimizin karşısına çıktı ve kendinden gayet emin bir şekilde sordu:

- Ey Muhammed! Sen Allah’ın şu çürümüş kemiğe yeniden can vereceğini mi söylüyorsun?

Efendimiz hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

-Evet, bunu ben söylüyorum.

Übeyy kemiği ufalamaya ve tozlarını Peygamberimize doğru üflemeye başladı. Sonra alaycı bir şekilde yeniden sordu:

- Şimdi Sen bunun dirileceğine gerçekten inanıyor musun? Biz ölüp kemiklerimiz bu hale geldikten sonra bizim yeniden hayat bulacağımızı mı söylüyorsun? Bunu kim yapacak, Allah mı bizi yeniden diriltecek?

Übeyy ve arkadaşları gülüyor, Efendimizle alay ediyorlardı. Zaten Efendimizden en fazla nefret eden, müminlere en çok işkence edenlerin başında o ve ağabeyi Ümeyye geliyordu.

Allah Resûlü, Übeyy’in suratına baktı ve şu cevabı verdi:

- Evet, Allah seni öldürecek, bu kemik gibi olduktan sonra seni diriltecek ve cehennemine sokacak.

Allah Celle, Übeyy ve onun gibilere Yasin sûresinin son kısmında bulunan şu âyet-i kerimelerle cevap verdi:

“İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Bir de bakıyorsun ki, apaçık bir düşman kesilmiş. Kendi yaradılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyor. De ki: ‘Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek.’ Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır. Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı ‘Ol’ demekten ibarettir. Hemen oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O’na döneceksiniz.” (Yasin, 77-83)[1]

Mutlu BİNİCİ


[1] İbn Hişam, es-Sîre, I, 387; Belâzurî, Ensabu’l-Eşraf, I, 137; Ebu’l-Fidâ, III, 581.
Kureyş kabilesinin Mahzumoğulları koluna mensup olan Hişam bin Muğire’nin kölesi Hakem bin Keysan, Peygamberimizin Nahle’ye gönderdiği bir askeri birlik tarafından esir alındı. İslâm müfrezesinin komutanı Abdullah bin Cahş, esirleri öldürmek istediğinde ilk Müslümanlardan Mikdad bin Amr (ra) buna engel oldu ve esirlerin Medine’ye Peygamber Efendimize götürülmesini, onlar hakkındaki kararı Efendimizin vermesini teklif etti.

Medine’ye, Peygamberin mescidine getirilen Hakem bin Keysan, İslâm Peygamberi tarafından Müslüman olmaya davet edildi. Hakem hem Müslüman olmuyor, hem de İslâm ve Müslümanlar hakkında ileri geri konuşuyordu. Sahabîlerin sabrı taşıyor, Hakem’in cezalandırılmasını istiyorlardı. Hz Ömer, Efendimize: “Ya Resûlallah! Ne diye bunun için yorulup duruyorsunuz. Bırakın, öldürelim, cehenneme gitsin.” dedi. Efendimiz Hz. Ömer’i dinlemeyip Hakem’i tekrar tekrar İslâm’a davet etti. En sonunda Hakem bin Keysan, Efendimize “İslâm nedir?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz: “Allah’a ortak koşmadan O’na kulluk etmen, Muhammed’in de O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getirmendir.” dedi. Hakem “Öyleyse ben Müslüman oluyorum.” dedi ve kelime-i şehadet getirdi. O Müslüman olunca, Efendimiz çok sevindi ve ashâbına dönerek: “Eğer sizi dinleyip onu öldürseydim adam cehenneme gidecekti.” dedi. Peygamberimiz bir İslâm davetçisinin davet yolunda ne kadar sabırlı olması gerektiğini onlara göstermiş oldu.

Hakem bin Keysan Müslüman olduktan sonra suffe ashâbına katıldı. Peygamber Efendimizin İslâm’ı anlatmak amacıyla Bir-i Maune’ye gönderdiği yetmiş öğretmenden birisi oldu. İslâm’ın genç davetçisi Hakem, İslâm düşmanları tarafından Bir-i Maune’de arkadaşlarıyla birlikte şehit edildi.
Hiç Kimseden Hiçbir Şey İsteme

Ashâb-ı Kiramdan bir kısmı Efendimiz aleyhisselam’a biat ettiler (söz verdiler). Kısa bir süre sonra Efendimiz, o sahabîlere baktı ve şöyle söyledi: “Allah Resûlü’ne biat etmez misiniz?” Sahabiler şaşkın bir halde cevap verdiler: “Ya Resûlallah! Biz Sana biat ettik.”

Bir süre sonra Efendimiz yeniden sordu: “Allah Resûlü’ne biat etmez misiniz?” Sahabiler yine aynı cevabı verdiler: “Biz Sana biat etmiştik, ya Resûlallah.”

Resûl-i Ekrem üçüncü defa: “Allah Resûlü’ne biat etmiyor musunuz?” Buyurunca, sahabiler sordular: “Ey Allahın Resûlü biz Sana daha önce biat etmiştik. Şimdi ne üzerine biat edelim?”

Efendimiz şöyle buyurdu: “Allah’a kulluk etmek ve O’ndan başkasına ibadet etmemek, beş vakit namazı kılmak, Allah’a itaat etmek, (sonra Efendimiz hafif bir sesle bir cümle daha söyledi), ve hiç kimseden hiçbir şey istememek üzere Bana biat edeceksiniz.”

Sahabiler Efendimizin saydığı her şeyi en güzel bir şekilde yerine getireceklerine dair biat ettiler. Aradan uzun yıllar geçti. Efendimize söz veren sahabîlerden bir tanesi Kûfe sokaklarından devesiyle geçerken elindeki kamçısını yere düşürdü de hiç kimseden onu yerden alıp kendisine vermesini istemedi.[1]
------------------------
[1] Müslim, Zekat 108; Ebû Davûd, Zekat 27.
Aşere-i Mübeşşere’den[1] zenginliği ve cömertliği ile meşhur olan Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh oruçluydu. Akşam olup iftar vakti geldiğinde, önüne çeşit çeşit yemeklerin bulunduğu bir sofra getirildi. Abdurrahman b. Avf, sofraya şöyle bir baktı ve bir süre daldı. İslâm’ın ilk yıllarını hatırladı. Sonra şunları söyledi:

“Musab b. Umeyr, Uhud savaşında şehit edildi. O, benden hayırlı bir kimseydi. Ama onu kefenlemek için bir hırkadan başka bir şey bulunamadı. O, hırkayla başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açıkta kalıyordu. Uhud günü Hz. Hamza da şehit edildi. O da benden daha hayırlı idi. Ona da bir hırkadan başka kefen bulunamadı. Şimdi ise dünyalık ne varsa hepsine sahip olduk. Şundan korkuyorum: Acaba yaptığımız bütün iyiliklerin mükâfatı bize dünyadayken peşin olarak mı verildi?” Sonra ağlamaya başladı ve yemeği yiyemedi.[2]

-------------------------------------------------------
[1] Efendimizin cennetle müjdelediği on sahabî.


[2] Buharî, Cenaiz 25-26; Meğazi 17.
“Allah Resûlü’nü (sas) hatırlıyorum. Bir peygamberin hikâyesini anlatıyor. O peygamberi dövüyor, yaralıyorlar. O ise bir yandan yüzünden akan kanları siliyor, bir yandan dua ediyor: ‘Allah’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.’ ”

Bunlar, Efendimizin sevgili dostu Abdullah b. Mesud’un (ra) sözleri. Hani bir zamanlar Mekke’de, Kureyş müşriklerinin karşısında ilk kez Kur’ân-ı Kerim okuyan genç sahabî.

Yine o genç sahabînin anlattığına göre Peygamberimiz (sas) Kâbe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebû Cehil ve arkadaşları da oradaydılar. Efendimiz secdeye vardı ve secdesini uzattı. Ebû Cehil, yanındakilere: “Hanginiz filancanın yeni kestiği devesinin işkembesini Muhammed’in sırtına bırakır,” dedi.

İçlerinden en kötüsü olan Ukbe b. Ebî Muayt kalktı. Pislik dolu işkembeyi getirerek Nebi aleyhisselam’ın sırtına bıraktı.

Abdullah b. Mesud olduğu yerde kalakalmıştı. Ne konuşabiliyor, ne de hareket edebiliyordu. O’nu bu durumdan kurtarabilecek hiçbir gücü yoktu. Henüz İslâm’ın ilk günleriydi. Müslüman olduğunu ilan edenlerin sayısı bir elin parmaklarını dahi geçmiyordu. Abdullah o günlerde, Kureyş liderlerinden birinin develerini güden kimsesiz bir çobandı.

Resûlullah, işkembenin ağırlığı sebebiyle secdeden kalkamıyor, Kureyşliler ise gülmekten yere düşmemek için birbirlerine tutunuyorlardı.

İbn Mesud’un yaşadığı çaresizliği, en sevdiği insana yardım edemediği için duyduğu acıyı anlamak ve anlatabilmek herhalde mümkün değildir.

Kureyşin azgın liderlerinin gürültüsünü duyan küçük Fatıma (ranha) koşarak geldi ve babasının omuzlarından pislikleri aldı. Allah Resûlü secdesini tamamlayıp ayağa kalktığında ellerini açtı ve üç kere: “Allah’ım! Kureyşi Sana havale ediyorum. Utbe’yi, Ukbe’yi, Ebû Cehil’i ve Şeybe’yi Sana havale ediyorum. Elimden bir şey gelmiyor.” dedi.

İbn Mesud adları sayılan müşriklerin, Bedir’de tek tek öldürüldüklerini gördü, hatta Ebû Cehil’i bizzat kendisi öldürdü.

Uhud Savaşının en kızgın zamanıydı. Okçular yerlerini terk etmiş, Müslümanlar darmadağın olmuş, binlerce düşmanın ortasında bir avuç arkadaşıyla bir Peygamber yalnız kalmıştı. O Peygamberin dişleri kırılmış, damağı, yanağı, alnı yaralanmıştı. O Peygamber bir yandan yüzündeki kanları siliyor, bir yandan dua ediyordu:

“Allah’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.”

Mutlu BİNİCİ
Teslimiyetim Sanadır

Hicretin üçüncü senesi, Rebiülevvel ayı…

Peygamberimizle anlaşma yapmayan Arap kabileleri, Bedir zaferinden sonra Müslümanların bir gün kendi kapılarını da çalabileceğini düşünüp endişelendiler. Bu endişe sonucu meydana gelen gazalardan biri de Gatafan Gazvesidir. Beni Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur, diğer namıyla Gavres, Gatafan kabilesine mensup Salebe ve Muharib oğullarından çok sayıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verir. Amacı Müslümanlara gözdağı verip, bulduğu malları yağmalamaktır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu durumu öğrenir öğrenmez dört yüz elli kişilik bir kuvvetle müşriklerin üzerine yürür. Ancak, Peygamberimizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar tepelere gizlenmişlerdir. Sadece Salebeoğullarından Cabir adında birine rastlarlar. O da İslâm’a davet edilince, bu daveti kabul edip Müslüman olur.

Cabir’den çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Resûlullah (sas), bir müddet burada beklemeyi uygun görür. Bekleme esnasında bir ara sağanak halinde yağmur yağar. Elbiseleri ıslanan Efendimiz (sas), onları kuruması için bir ağacın dalına asar. Kendisi de ağacın altına uzanıverir.

Bu arada, baskın düzenlemek isteyenler, Peygamberimizi tek başına, zırhını çıkarmış halde, istirahat ederken gördüklerinde, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gavres’e haber verirler: “İşte ele bir daha geçmeyecek bir fırsat! Muhammed, ashâbının yanından ayrılıp tek başına kaldı. Arkadaşları gelip O’nu korumaya çalışıncaya kadar biz işimizi bitiririz.”

Gavres hemen harekete geçerek, kimseye görünmeden Peygamberimizin başucuna gelir. Yalın kılıç elinde, Muhammed (sas)’in Rabbinden gafil;

- Seni benim elimden kim kurtaracak? der.

Peygamberimiz ise tam bir teslimiyet, güven ve tevekkül içinde;

- ALLAH, buyurur. Sonra da şöyle dua eder: “Allah’ım beni onun şerrinden koru.”

Bu duanın üzerine Gavres’in iki omzu ortasına gaipten bir darbe gelir. Yere yuvarlanır. Bu sefer Efendimiz (sas) kılıcı eline alır ve “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” der.

Gavres’in cevabı ise oldukça hazindir: “HİÇ KİMSE!” Rabbinden başka kimsesi olmayan Muhammed (sas), O’ndan başka her şeyi olan Gavres’in bu haline acır ve onu İslâm’a davet eder. Sonra kalpleri en doğru yola çeviren Allah Celle, Gavres’in gönlünü İslâm’a açar. Gavres Müslüman olmuş bir şekilde kavmine geri dönerek, herkese Efendimizin insanların en hayırlısı olduğunu anlatır.

Biz Müslümanlar! Teslim olmuş insanlar…

Acaba gerçekten teslim olabilmiş miyiz, Efendimiz (sas)’in verdiği bu cevapta, Allah’a olan güvenimizi ve tevekkülümüzü tekrar gözden geçirmeliyiz. Teslimiyet, her şeyin O’nun takdiri ile olduğuna olan inançtır. Teslimiyet, Allah’a olan imanın bir gereğidir. O’na, O’ndan gelene ve O’nun rahmetine tam bir itimat duymaktır. Mevlam neyler, neylerse elbet güzel eyler deyip, her hadisede bir hikmet, her hadisede O’ndan gelen bir güzellik bulabilmektir.

İbrahim (as) ki inandı ve imanında sebat etti. Allah’a olan güveni ve tevekkülü öyle bir noktada idi ki, O’nu inkâr etmektense ateşi tercih etti. Ne var ki Rabbi için tutuşan kalpler ateşleri gül bahçesine çevirmekteydi. Rabbi hiç “Sana güvendim.” diyen kulundan yüz çevirir miydi? “OL!” dedi ve ateş, İbrahim’e karşı serin ve selametlik oldu. “OL!” buyurdu ve oldu. Her şeye gücü yeten Rabbimiz, O’na istediği gibi gönlümüzü çevirdiğimiz takdirde, bizi yalnız bırakmayacağını vaat etmektedir. “Bana sığın ve tevekkül et. Ben sana yeterim.” demektedir. O halde neden İbrahim (as) gibi yüreklere sahip değiliz? Niçin Nemrutların ateşleri hâlâ yanmakta, niçin? Bunu düşünmeli ve kalbini gerçekten O’na çevirenler gibi, Efendimiz (sas) gibi, İbrahim (as) gibi bir yüreğe sahip olabilmeliyiz.

Güven, tevekkül ve teslimiyet. Müslüman bu üç kavramı algılayıp hayatına uygulayabildiği kadarıyla imanın tadına varır. Önce bedeni ve kalbiyle, Rabbinin istediği gibi O’na layık bir kul olma yolunda çaba göstermelidir. Bunun sonucunda da O’na yönelmeli ve “Rabbim! Beni görüyor ve duyuyorsun, arz etmesem de hâlimi biliyorsun. Sana sığındım, Sana güvendim. Tevekkülüm yalnız Sana’dır. Sen’den gelen her şeye razıyım. Sen bana yetersin.” deyip teslimiyetini gösterebilmelidir. “Kendisi olmuş ilah, Rabbi edinmiş kendine kul!” der ya şairimiz ve anlatır ya kulluk anlayışımızı, Allah’a isteklerimizi bir bir nasıl sıraladığımızı. Böyle bir kulluk değil, O’nların boyun eğişi gibi bir kulluktur, bizde olması gereken. Ve Hz. Hüseyin’in ellerini semâya açtığında ağzından dökülenlerdir ağzımızdan dökülmesi gereken…

“Allah’ım her gam ve kederde sığınağım, her sıkıntı ve zorlukta ümidim ve her musibette güvendiğim SENSİN. Kalpleri zayıflatan, kurtuluş yollarını kapatan, dostları kaçıran, düşmanları sevindiren nice gam ve musibetleri Sana şikâyet ettim. Başkalarından ümidi kesip Sana yöneldim. Ve Sen o gam ve üzüntüyü giderdin. Her nimetin sahibi ve her dileğin nihayeti de Sensin… Sen bizim Rabbimizsin.”

Ayşe KARAKOÇ
Peygamberimiz (sas) bayram gecesini ibadet ederek geçirir; “Kim bayram geceleri kalkıp karşılığını Allah’tan bekleyerek namaz kılar, geceyi ihyâ ederse, kalplerin öldüğü o günde kalbi ölmez.” buyururdu. Resûlullah (sas) oruçluları boş ve çirkin sözlerden temizlemek, yoksullara yiyecek temin etmek için fıtır sadakasını emrederdi. Kendisi bayramdan bir iki gün önce fıtır sadakası verirdi. Kişinin ancak bayram namazından önce verdiği fıtır sadakasının geçerli olduğunu; bayram namazından sonra verilen sadakanın ise herhangi bir sadaka olduğunu belirtirdi. Ebû Said el- Hudrî, Allah Resûlü (sas) hayatta iken küçük büyük, hür köle herkes için fıtır sakası verirdik, demektedir. Sahabilerini bu konuda teşvik eden Peygamberimiz bir gün Zeyd bin Sâbit’e (ra) “Ey Zeyd! Verecek bir şeyin yoksa bir parça ip ile dahi olsa halkla birlikte fıtır sadakasını ver!” diye tavsiyede bulunmuştur.
İçtimâi yönden birçok faydası olan bayramlar asr-ı saadette ayrı bir coşkuyla kutlanırdı. Resûlullah (sas) bayram namazına gitmeden önce yıkanır, güzel koku sürünür en güzel elbiselerini giyer, birkaç hurma yer ve bayram namazına öyle giderdi. Enes bin Mâlik O’nun bu hurmaları tek sayılı olarak yediğini rivayet etmiştir. Peygamberini örnek alan sahabe de aynı şekilde davranırdı. Resûlullah (sas) bayram namazına giderken bir yoldan gider, dönerken başka bir yoldan dönerdi. Böylece birçok kişiyle bayramlaşmış, çok sayıda kişinin de bayramlaşmasını sağlamış olurdu.
Asr-ı saadette halk, sabah namazını mescidlerde kılar, akabinde önceden temizlenerek hazır hale getirilen musallâ (namazgâh) denilen genişçe bir alanda toplanırdı. Peygamberimizin (sas) kızları ve hanımları da musallâya giderdi. Bayram gününe, Peygamberimizin kıldırdığı bayram namazı ile başlanırdı. Namaza sadece erkekler iştirak etmez, genç kızlar, kadınlar da katılırdı. Hatta hayız gören kadınlar da bayram namazına gelir, onlar namaz kılmaz, hayırda ve Müslümanların dualarında hazır bulunurlardı.
Bayramlarda Eğlenmeye İzin Verirdi
Ramazan; oruç tutarak gönül gözümüzü aydınlatmak, dillerimizdeki zikirle kalplerimizi huzura kavuşturmaktır. Ayrıca yaptığımız hayır ve hasenâtlarla sahip olduklarımızın asıl sahibini hatırlamaktır. Ramazan ihtiyaç sahiplerine uzanan sıcacık bir eldir. Bir ay boyunca herkes ile coşku içinde aynı ibadetleri yaparak tek bir yürek olabilmektir. Bayramlar; Allah Teâlâ’nın rahmet bakışıyla baktığı bir ayı, ibadetle ifâ edebilmenin hazzını hissedebilmektir. Onun için de neşe ve sevinç günleridir.
Peygamberimiz (sas) bayram günlerinde sevinç ve coşkunun ifadesi olan eğlencelere müsaade etmiştir. Hz. Âişe (ra) bayram günüyle alakalı bir anısını bizlere şöyle aktarıyor:
“Bir bayram günü Allah Resûlü (sas) eve geldiğinde yanımda iki cariye vardı. Def çalıp, Medinelilerin yaptıkları Buas Savaşı’nı anlatan şiirler söylüyorlardı. Cariyeleri gördüğü halde hiçbir şey söylemeden bir örtüye bürünüp yattı ve sırtını bize döndü. Biraz sonra babam Hz. Ebu Bekir geldİ:
-Allah Resûlü’nün (sas) yanında şeytanın çalgısı ha! diye kızdı. Allah Resûlü yüzünü açarak ona döndü:
-Onları kendi hallerine bırak, Ey Ebû Bekir! Her milletin bir bayramı vardır, bugün de bizim bayramımız, buyurdu. Ben de babam bir şeyle meşgul olunca, kızlara işaret ettim, onlar da dışarı çıktılar.
Çocukları Sevindirirdi
Çocukların dünyasında bayramların başka bir yeri vardır. Sevinç de hüzün de küçük yüreklerinde derin izler bırakır. Bunu bilen Peygamberimiz (sas) her zaman olduğu gibi bayramlarda da onlarla ilgilenmiştir. Bir bayram sabahı bir sokaktan geçerken çocukların gülüp oynadıklarını fakat kirli, eski elbiseler giyinmiş bir çocuğun oyuna katılmadığını gördü. Mahzun bakışlı çocuğa yaklaşıp, yumuşak bir ses tonuyla:
-Sen niçin oynamıyorsun oğlum? diye sordu. Çocuk:
-Benim babam şehid oldu. Annem de evlendi. Üvey babam beni evinde istemiyor! diye cevap verdi, şefkatle soran sese.
Peygamberimiz, çocuğun üzgün, masum yüzünü, avuçlarının içine aldı ve sordu:
-Benim baban, Âişe’nin annen, Hasan ve Hüseyin’in de kardeşlerin olmasını ister misin?” Çocuk, Sevgili’nin mübarek boynuna atıldı. Peygamberimiz, onu minik ellerinden tutup kendi evine götürdü, yedirdi, içirdi, giydirdi.

Zeynep ÖNDER
İnsanları bir arada tutan en önemli etken karşılıklı yararlanma ve dayanışma gereksinimidir. Sevginin karışmadığı insan ilişkileri, çıkar ilişkileri olmaktan öteye gidemez. Sevgi, insan topluluğunun bulunduğu her yerde vardır. Ailenin olduğu gibi toplumsal yaşamın da kaynaştırıcı gücü ve mayası sevgidir.

Sevgiyi en geniş anlamda “İnsanları birbirine yaklaştıran olumlu ve iyi duyguların tümü”[1] olarak tanımlamak yanlış olmaz. Ana-baba sevgisi, çocuk, kardeş, arkadaş, eş, yurt ve insanlık sevgisi evrensel olan tek bir duygunun değişik tezahürlerdir. Psikologların ortaya koyduğu bir gerçek vardır. “İnsan, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevmeden önce sevilmeyi öğrenir.”[2] Bu nedenle çocukluğunda sevgiye doymamış fertler, hem başkalarını sevemez hem de dengeli bir kişilik geliştiremezler.

Çocuğu sevmek demek, onu maddi refaha boğmak demek değildir. Bugün birçok ebeveynin yaptığı gibi çocukları oyuncaklara boğmak, onlara iyi imkânlar hazırlamak onları sevmek anlamına gelmez. Çünkü çocuk kendisine verilen maddi şeylerle mutlu olmaz. Çocuğu sevmek demek, “Ona vakit ayırıp onunla bütünleşmektir.”[3]

Âlemlere Rahmet olarak gönderilen[4] Hz. Peygamber (sas), çocuklara ayrı bir değer verir, her fırsatta çocuklara karşı beslediği sevgi ve merhamet hislerini göstermekten geri durmazdı.

Hz. Peygamber (sas), öncelikle kız-erkek ayrımını ortadan kaldırmıştır. “Bir adam Hz. Peygamber (sas)’in yanında oturuyordu. Bir ara bir erkek çocuğu geldi. Adam çocuğu öpüp dizleri üzerine oturttu. Biraz sonra adamın birde kız çocuğu geldi. Adam onu da yanına oturttu. Bunun üzerine Efendimiz (sas): ‘Niçin ikisini bir tutmadın?’ diyerek adamı kınadı.”[5]

Hz. Peygamber (sas), her alanda olduğu gibi çocuklara sevgi, şefkat, merhamet ve onlara değer verme hususunda da bizlere en güzel örnek olmuştur. O bu duyguları sadece kendi torunları için değil, diğer çocuklar için de taşımıştır. Üsame b. Zeyd (ra)’den rivayetle: “Resûlullah (sas), beni bir dizine, Hasan b. Ali’yi de diğer dizine oturttuktan sonra ikimizi birden bağrına basar ve ‘Ey Rabbim; bunlara merhamet et, çünkü Ben onlara karşı merhametliyim.’ buyururdu.”[6]

Üsame, Hz. Peygamber (sas)’in azatlı kölesi aynı zamanda evlatlığı olan Zeyd b. Harise’nin oğluydu. Fakat Hz. Peygamber (sas), bir çocuk olan Üsame’yi kendi ağzından da rivayet ettiği gibi öz torunlarından ayrı tutmamıştır.

Ebû Hureyre (ra)’den rivayetle: “Akra b. Habis, Resûlullah (sas)’ın Hasan’ı öptüğünü görünce: ‘Benim on çocuğum var, onlardan hiçbirini öpmedim’ demiş. Resûlullah (sas) de: ‘Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.’ buyurmuştur.”[7]

Çocuklara olan sevginin en önemli tezahürü, onları öpmektir. Hz. Peygamber (sas)’i torunu Hasan’ı öperken gören Akra b. Habis’in Hz. Peygamber (sas)’in bu davranışını yadırgaması ve o gün söylediği sözler, bugün hâlâ Anadolu kültüründe geçerlidir. Gençler, büyüklerinin yanında çocuklarını öpemezler, kucaklarına alıp sevemezler. Hâlbuki Hz. Peygamber (sas) hadis-i şerifteki davranışıyla başkalarının yanında dahi çocukların öpülebileceğini göstermiştir.

Hz. Peygamber (sas)’in kalbinin sevgi, şefkat ve merhamet hisleriyle dopdolu olduğunun bir başka ifadesi de, oğlu İbrahim’in ölümü karşısında onu bağrına basarak ağlamasıdır.

Enes (ra) anlatıyor: “Biz Resûlullah (sas) ile beraber oğlu İbrahim’in sütbabası Ebî Seyf-el Keyn’in yanına gittik. Resûlullah, çocuğu İbrahim’i öpüp kucakladı. Bundan bir müddet sonra yine İbrahim’in yanına girdik. Bu defasında İbrahim, ölüm sancıları içinde kıvranıyordu. Resûlullah (sas) gözyaşlarını tutamadı. İbn Avf, ‘Sende mi gözyaşı dökersin, Ey Allah’ın Resûlü.’ dedi. Ağlamayı Resûlullah (sas)’tan beklemiyordu. Resûlullah (sas): ‘Ey İbn Avf, bunlar merhamet eserleridir (gözyaşları devam ederken şunları da söyledi), göz yaşarır, kalb üzülür. Buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başkasını söyleyemeyiz. Ey İbrahim gerçekten biz senin firakından dolayı mahzunuz.’”[8]

Alelade bir insan olmaktan öte vasıflara haiz olan Allah’ın Resûlü, minicik oğlunun ölümünden duyduğu üzüntü üzerine başkalarının yanında ağlamaktan çekinmemiştir.

İslâm Dini, çocuğa ve çocuk eğitimine gereken önemi vermiş, gerek Kur’ân’da ve gerekse pek çok hadis-i şerifte bunu açıkça belirtmiştir. Batı’daki Pedagogların yeni yeni keşfettikleri pek çok gerçeği, Hz. Peygamber (sas) asırlar önce bildirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sas)’in henüz buluğa ermemiş çocuklara birer yetişkin gibi beyat vermesi, Hz. Ömer’in buluğ çağına kadar çocuklara nafaka bağlaması İslâm’da çocuğun yerinin göstergesidir.[9]

Enes b. Malik’ten rivayetle: “Resûlullah (sas)’a dokuz sene hizmet ettim. Bana hiçbir zaman ‘niye şöyle şöyle yaptın?’ dediğini bilmiyorum. Beni hiçbir zaman azarlamış değildir.”[10]

Hz. Peygamber (sas), evde torunlarını sırtına alıp eğlenirdi. O, camide namaz kıldırırken bile çocukları omzuna ve sırtına almıştır. Ebû Katade (ra)’den naklen: “Resûlullah (sas) Ebû’l-As b.Rebi ve Zeynep bint-i Resûlullah’ın kızı Umâme kucağında olduğu halde namaz kılardı. Ayağa kalktığı vakit onu kucağına alır, secdeye varınca da bırakırdı.”[11]

Enes (ra)’den rivayetle: “Resûlullah (sas)’a hizmet eden bir Yahudi çocuk vardı. O çocuk hastalanmıştı da Resûl-i Ekrem (sas) onu ziyarete gitmişti. Çocuğun başucuna oturarak ona: ‘Müslüman ol’ buyurdu. Çocuk yanında duran babasına baktı. Babası: ‘Ebû’l-Kasım’a itaat et.’ dedi. Çocuk da hemen Müslüman oldu. Resûlullah (sas): ‘Onu ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun.’ diyerek yanından çıktı.[12]

Hadis-i şerif, henüz Müslüman dahi olmayan Yahudi bir çocuğa karşı Resûlullah (sas)’ın şefkat ve merhametinin ne derecede olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

--------------------------

[1] Yörükoğlu, Atalay, Çocuk Ruh Sağlığı,İst.1989,s.137.

[2] Yörükoğlu, a.g.e., s.137.

[3] Yavuzer, Haluk, Ana-Baba ve Çocuk, İst. 1986, s. 36.

[4] Enbiya sûresi, 21/107.

[5] Kandehlevi, M. Yusuf, Hayatu’s-Sahabe (ter.Ahmet Meylani) İst. 1980, c. III, s. 46.

[6] Buharî, Edeb /22.

[7] Müslim, Fedail /15; Buharî, Edeb /18.

[8] Müslim, Fezail, 62 (2315).

[9] Ay, M. Emin, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, İst.1993, s. 84.

[10] Müslim, Fedail /13.

[11] Müslim, Mesacid /9.

[12] Buharî, Cenaiz/79.
Efendimiz çocukların ihmalkâr davranışlarında ve hatalarında onlara kızmayı, bağırıp azarlamayı katiyetle tercih etmezdi. O’ndaki hoşgörü ve affın belki hiçbir metotla kıyas edilemeyecek kadar büyük ve olumlu etkisi pek çok örnekte ispat edilmiştir. Bağırıp çağırmak yerine isteğini sakince, net ifadelerle ve asla suçlamadan ifade edince çocuğun savunmaya geçişine engel olunduğu için verilmek istenen mesaj en etkili şekilde yerine ulaşmaktadır. Dokuz on yıl boyunca Efendimizin hizmetinde kalan Enes b. Malik’ten gelen pek çok rivayet bu fikri desteklemektedir. Efendimizin istediği bir işi yapmayı unutarak oyuna dalan Enesçiğe tatlı bir şekilde yapılan hatırlatmanın olumlu etkisi büyüktür. Artık Enesçik, unuttuğu işe daha büyük bir aşkla sarılmaktadır.[1] O’nun (sas), mevzularda olumsuz olan detaylar üzerine yoğunlaşmadığını, sebeplerini kısaca açıklayarak, olumlu olan uygulamayı hatırlatıp bunun üzerine odaklandığını görüyoruz. Bu durum çocukta doğru ve güzeli yapma hususunda bir istek ve şevk oluşturmaktadır. “Böyle olsa daha iyi değil mi?” veya “Böyle yap!” diyerek gösterdiği alternatif durumlar çocuğun inatlaşmanın tuzağına düşeren hatasında sabitleşmesine fırsat vermemektedir. Namazda etrafına bakınan Enes’e Peygamberimizin uyarısı şu şekilde gelmiştir: “Yavrucuğum! Namaz kılarken etrafına bakınma. Çünkü namazda etrafına bakınmak sevapları giderir. Kendini tutamıyorsan, mutlaka bakmak istiyorsan farz namazlarında değil de nafile namazlarda bak.”[2]

Efendimiz çocukların ihtiyaçlarını gidermeye ve onlara zor zamanlarında destek olmaya çok önem verirdi. Savaşlarda ailesi şehit olmuş yahut kimsesiz kalmış çocuklara, ailesinin kapılarını açmış onları yedirip giydirerek maddî ihtiyaçlarını; kucağında öpüp bağrına basarak şefkatinin en derin taraflarını onlara sunarak da manevî ihtiyaçlarını karşılamıştır.[3] Böylece Nebi’nin terbiyesinde çocuk, doğru davranış şekillerini sözlerle değil bizzat yaşayarak öğreniyordu.

Çocuğun disiplin sahibi olmasında en önemli hususlardan birisi de ebeveynin çocuk için dua etmesidir. Zira kalpler Allah’ın elindedir. Doğru ve istenen kıvama gelmek de ancak Allah’ın yardımı ile mümkündür. Böyle olmasaydı Peygamber-i Zîşan torunları hakkında Allah’a (cc) yakarır mıydı: “Ey yerin ve göğün sahibi olan Allah’ım, Ben bunu seviyorum, Sen de sev.”[4]

Çocuklarımıza kazandırmak istediğimiz değerleri için belki de en olumlu zamanlar oyun zamanlarıdır. Zira çocuğun oynarken öğrendiği ve hayata hazırlandığı artık bilinen ve kabul edilen bir husustur. Ebeveyn çocuğun oyunlarına iştirak ederek istediği değişimleri gerçekleştirmek adına çok önemli fırsatları yakalar. Efendimiz bu hususta çok dikkatli davranır, gerek evde gerekse sokakta çocukların oyunlarına iştirak ederdi. Hatta camide namaz kıldırırken bile çocukların oyunlarına müsaade eder, bu sebeple secdede iken sırtına çıkan torunlarının oynayabilmeleri için secde süresini dahi uzatırdı.[5] O (sas), sokakta çocuklarla sağa sola koşarak oyun oynardı. Torunlarının bineği olur onları sırtında gezdirirdi. Rükû esnasında bacaklarının arasında dolaşan çocuklara bacaklarını açarak yardımcı olurdu. O, asla çocukların oyunlarını bölmez, onları gücendirecek şekilde kızmazdı. O, çocukların oyunlarına iştirak ederek onlarla bütünleşirdi. Bu esnada adaletini, yardımseverliğini, merhametini, doğru sözlülüğünü sergileyerek doğru davranışlar kazanmalarında onlara yardımcı olurdu.

Çocuklar arasında asla ayrım yapmaz, herkese adil davranırdı. Birinin diğerinden küçük olması veya birisini diğerinden daha fazla sevmesi O’nun adalet dolu dünyasının kaidelerini asla sarsamazdı. Koyun sağdığı bir sırada içecek bir şey isteyen Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan’a ikram ederken önceliği Hz. Hüseyin’e vermişti. Hz. Fatıma duruma şaşırıp “Hüseyin’i mi daha çok seviyorsunuz?” diye sorunca Efendimizin cevabı “Hayır! O, ondan daha önce istemişti.”[6] olmuştu. Küçük çocuğu kayırmak ya da öncelikleri ona tanımak, O’nun felsefesinde asla barınamazdı. İşte çocuklar adaleti O’ndan (sas) böyle öğreniyorlardı.

Kederli, üzüntülü zamanlarında veya sevinçli anlarında çocuklarının yanlarında olan Efendimiz, evlatlarına her an destek olmaya çalışmış, onların haklarını gözetmiş ve her türlü müşkülatlarında çözüm yolları sunarak[7] hem tecrübesini aksettirmiş hem de doğru karar ve davranışlar adına muhteşem bir örnek oluşturmuştur. Bir baba olarak çocukları kaç yaşında olursa olsun her zaman evlatlarının yanında olmuş, durumlarını hep takip etmiştir. Hz. Rukayye ve eşi Hz. Osman Habeşistan’a hicret ettiklerinde onlardan haber alamamış ve oradan gelenlerden hep onların haberlerini sormuştur.[8]

Çocukların doğru davranışlar kazanmalarında, kısaca disipline olmalarında Efendimizin evlatlarını irşat etme üslubunun önemini zikretmek gerekir. Yumuşaklığın ve müşfikliğin hâkim olduğu bir tonlamanın çocuğun anlayacağı sadelik ve netlik içerisinde verilen bilgi ile buluştuğu bir ifade tarzını tercih ederdi. Ümmü Seleme’nin oğlu Ömer’e yemek yeme adabını anlatırken “Yavrucuğum! Besmele çek. Sağ elinle ye. Hep önünden ye.”[9] ifade üslubunda yukarıda saydığımız hususların tamamının yer aldığını görüyoruz. Uygun bir ortamda anlayabileceği basitlikte kısa ve net bir ifade ile yapılan açıklamalar, elbette ki çocuğun düşünce dünyasında yer edecektir. Böylece çocuk nerede nasıl hareket edeceğini veya hangi konuya nasıl bir anlam yükleyeceğini öğrenecek, zaman içerisinde de bu kavramlar yerlerini sağlamlaştıracaktır.

Hz. Peygamber, çocukların hem dünyevî hem de uhrevî mutlulukları adına şefkat hissi ile hareket etmiş fakat şefkatin kötüye kullanılmaması hususunda da bizlere rehberlik etmiştir. Zira disiplin tutarlılık ister. Bazen öyle bazen böyle bir tutum göstermek disiplin adına belki de en büyük hatadır. Efendimiz, çocukları sebebiyle yorulup sabah namazına kalkamayabileceğini düşündüğü kızı Hz. Fatıma’yı her sabah namaza kaldırırdı.[10] Bu durum gece namazları için de böyleydi.[11] Efendimiz kızı Fatıma’nın günlük işlerden yorulup şikâyet etmesi üzerine, yatmadan önce tesbihat okumasını tavsiye etmişti. Namaz konusundaki bu hassasiyet, zühd için de böyleydi. Ailesinden birinin dünya nimetlerine dalıp onlara bağlanmalarını arzu etmezdi. Bu sebeple mallarını sarf edebilecekleri adresleri onlara gösterirdi.[12]

Efendimiz yine şefkati gereği çocuklarını takip ediyor onların eve giriş çıkış saatlerini belirliyordu. Onlara öğle sıcağından önce eve dönmelerini, güneş batımından akşamın alaca karanlığı kayboluncaya kadar evden ayrılmamalarını emrederdi.[13] Gece boyunca ortaya çıkabilecek tehlikelere işaret eder, çocukların bu tehlikelerden korunmasını isterdi.

Çocukları şefkatle takip edip uyaran Efendimiz, bu yolla onları doğru davranışlara sevk etmeye çalışmaktadır. En güzel ve ideal disiplin yolu da bu olsa gerek.

Allah’ın emaneti olan çocuklarımız küçüklüklerinden itibaren hak ettikleri sevgi, ilgi ve değeri bulmalı ve şefkatin eseri olarak disiplin edilmelidir. İzah etmeye çalıştığımız gibi bu konuda uygun davranış ve metot budur. Temelinde sevgi olmayan disiplin ancak şartlara ve kişilere bağlı kalacaktır. Gerçekte istediğimiz ise çocuğun yalnız kaldığında dahi doğru davranışları sergileyebilmesidir. Böylesi bir eğitim ise ancak müşfik yüreklerin eseridir.

--------------------
[1] Suruç, Salih, “Peygamberimizi Nasıl Anlamalı, Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı”, İst., 2007, s. 217.

[2] Canan, İbrahim, “Aile Reisi ve Baba Olarak Hz. Peygamber”, İst., 2005, s. 98.

[3] İbn Hacer,el-İsabe, I, s. 154.

[4] Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, IX, s. 385, 395.

[5] Canan, İbrahim, a.g.e., s. 78-79.

[6] Müsned, I, 101.

[7] İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, İSAV, I, s. 307.

[8] İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, İSAV, I, s. 306.

[9] Buharî, Et’ime, 2-3.

[10] İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, İSAV, I, s. 307

[11] Buharî, Teheccüd, V, 2-43.

[12] İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, İSAV, I, s. 309.

[13] Canan,İbrahim, a.g.e., s. 83.

HAKKALYAKiN BOARD

KAROGLANIN PAYLAŞIMLARI
This it's a sample image

Dini ve Kültürel Bilgiler
Tasavvuf Bilgileri
PSD Grafikler
PNG Resimler
JPG Resimler
GIF Resimler
Flatcast Tema
Radyo indexleri
Ne Ararsanız Burada

EFSANE1 TÜRK BOARD iÇERiK

Rasit Hocanin Vaazlari

Foruma Git

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



Hakkalyakin de Neler Var


hakkalyakin.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi