MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forum İstatistikleri
Üye Sayısı:» Üye Sayısı: 10
En Son Üyemiz:» En Son Üyemiz: Nurgül
Konu Sayısı:» Konu Sayısı: 4,559
Mesaj Sayısı:» Mesaj Sayısı: 5,090

Tam İstatistik Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 64 çevrimiçi kullanıcı var.
» 1 üye | 61 Misafir
Bing, Google, RasitTunca

Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

PEYGAMBERLERE İMAN VE SON PEYGAMBER

Ve rusülihi: Îmânın dördüncü şartı, Allâhü Teâlâ’nın peygamberlerine îmân etmektir.

Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselam, âhiri; son peygamber bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdır. Bu ikisinin arasında ne kadar peygamber geldi ise hepsinin peygamberliği haktır ve gerçektir.

Kurân-ı Kerîm’de ismi geçen yirmi sekiz peygamber vardır ki bunları bilmek herkese vaciptir:

Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakub, Yûsuf, Eyyûb, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Dâvûd, Süleyman, Yûnus, İlyas, Elyesâ, Zülkifl, Zekeriyya, Yahyâ, Îsâ, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn -bu üçünde ihtilaf olundu, bazıları peygamberdir dediler ve bazıları evliyadır dediler-. Âhiri, son peygamber Muhammed aleyhisselam’dır.

Peygamberler hakkında vacib olan sıfatlar beştir:

1- Sıdk: Bütün peygamberler sözlerinde doğrudurlar.

2- Emânet: Bütün peygamberler emîndirler.

3- Teblîğ: Bütün peygamberler Allâhü Teâlâ’nın emirlerini ve yasaklarını noksansız olarak ümmetlerine ulaştırıp beyan ederler.

4- Fetânet: Bütün peygamberler kâmil akıl ve zekâ sahibidirler.

5- İsmet: Peygamberler günahtan uzaktır.

Peygamberler yalandan, hıyanetten, emir veya yasağı gizlemekten, ahmaklıktan, büyük ve küçük günahtan uzaktırlar.

Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) diğer peygamberlerden fazla olan sıfatları:

Bütün peygamberlerden efdaldir (üstündür).

Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.

Hâtemül enbiyadır. Yani, bütün peygamberlerin en sonuncusudur, ondan sonra peygamber gelmeyecektir.

Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

Dîni, kıyâmete kadar devam edecektir.

*. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Muhammedin nefsi elinde olana yemin ederim ki, yahudi olsun, hıristiyan olsun, bu insanlardan beni duyup da, getirdiğim kitaba îman etmeden ölen kimse, kesinlikle cehennemlik olur."
Ebû Hureyre radıyallahu anh.

Müslim.

*. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"iman, Allaha, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanman ve kadere iyisiyle kötüsüyle îman etmendir."
İbn Yâmer radıyallahu anh.

Müslim.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Sizden biriniz, ben kendisine babasından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, tam îman etmiş olmaz."
Enes radıyallahu anh.

Buhârî.

Peygamberlere İman Ayetleri


مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّهِ وَمَلئِكَتِه وَرُسُلِه وَجِبْريلَ وَميكَالَ فَاِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِرينَ


Bakara / 98. Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا امِنُوا بِاللّهِ وَرَسُولِه وَالْكِتَابِ الَّذى نَزَّلَ عَلى رَسُولِه وَالْكِتَابِ الَّذى اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّهِ وَمَلئِكَتِه وَكُتُبِه وَرُسُلِه وَالْيَوْمِ الْاخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعيدًا

Nisa / 136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلكِنَّ الْبِرَّ مَنْ امَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَالْمَلئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّنَ وَاتَى الْمَالَ عَلى حُبِّه ذَوِى الْقُرْبى وَالْيَتَامى وَالْمَسَاكينَ وَابْنَ السَّبيلِ وَالسَّائِلينَ وَفِى الرِّقَابِ وَاَقَامَ الصَّلوةَ وَاتَى الزَّكوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرينَ فِى الْبَاْسَاءِوَالضَّرَّاءِ وَحينَ الْبَاْسِ اُولئِكَ الَّذينَ صَدَقُوا وَاُولئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

Bakara / 177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!

اَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا اِنَّا كُنَّا مُرْسِلينَ

Duhan / 5.(Yani)katımızdan (verilen her) emir. Çünkü biz, peygamberler göndermekteyiz.

وَمَا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحى اِلَيْهِمْ فَسَْلُوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Enbiya /7. Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.

وَمَاكُنَّا مُعَذِّبينَ حَتّى نَبْعَثَ رَسُولًا

İsra / 15Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ:

MEALİ :

“Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.” (FÂTIR SURESİ – 24. AYET)

Yüce Allah; varlıkların en şereflisi ve değerlisi olan insana akıl, irade, düşünme, anlama ve benzeri birçok yetenek vermiş, bununla yetinmemiş ilk insan Âdem (AS)’den itibaren, son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’e kadar her topluma bir peygamber göndermiştir. Şu ayet bu gerçeği ifade etmektedir:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ:

“Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.” (FÂTIR SURESİ – 24. AYET)

Yüce Allah, peygamberler ve onlara verdiği kitaplar ile insanlara yol göstermiş, rehberlik etmiştir. Emir ve yasaklarını, helâl ve haramlarını, öğüt ve tavsiyelerini kısaca dinini, insanlara peygamberler vasıtasıyla bildirmiştir. Peygamberler, Allah’ın dinini sözlü ve uygulamalı olarak insanlara açıklamışlar, onlara örnek ve rehber olmuşlardır.

Peygamberlerin ilki, Âdem (AS), sonuncusu ise Hz. Muhammed (SAV)’dir. Allah, şöyle buyuruyor:

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (AHZAB SURESİ – 40. AYET)

Peygamberlerin sadece bir kısmının ismi Kur’an’da zikredilmiştir. Yüce Allah, bu gerçeği Kur’an’da şöyle bildirmektedir:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلاً مِّن قَبْلِكَ مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ فَإِذَا جَاء أَمْرُ اللَّهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَهُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ:

“And olsun (ey peygamberim!) Senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var...” (MÜMİN SURESİ – 78. AYET)

Kur’an’da ismi geçen peygamberlerin sayısı 25’tir. Üzeyr (AS), Lokman (AS) ve Zülkarneyn (AS) adlarında üç kişinin peygamber mi, veli mi olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir. Bir hadis-i şerifte, insanlara gönderilen peygamber sayısının 124 bin olduğu bildirilmektedir.

Peygamberlerin hepsi aynı derecede değildir:

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ:

“O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir...” (BAKARA SURESİ – 253. AYET)

Anlamındaki ayet bu gerçeği ifade etmektedir.

Peygamberlerin doğru sözlü, akıllı, güvenilir, günahsız olmaları ve kendilerine verilen görevi eksiksiz yapmış olmaları ortak özellikleridir. Bunların dışında peygamberleri diğer insanlardan ayıran temel özellikleri, ilâhî vahye muhatap olmaları ve mucize gösterebilmeleridir. Bütün peygamberler müjdeci ve uyarıcılar olarak gönderilmişlerdir. Kur’an şöyle buyurur:


وَمَانُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ:

“Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler.”

(EN’AM SURESİ – 48. AYET)

İman edip Salih ameller işleyenleri cennet ile müjdelerler, inkâr edip isyan edenleri ise ilâhî azap ile uyarırlar.

Peygamberlerin insanlara tebliğ ettiği hak dinin iman, ibadet ve ahlâk gibi temel esaslarında bir değişme olmamıştır. İbadetin şekilleri ve sosyal hayatla ilgili bir kısım hükümlerde (muamelât) bazı değişmeler olmuştur. Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinin ruhu; dini/ahlâkı, nefsi, aklı, nesli ve malı korumaktır.

Peygamberlere iman Allah'ın insanlara örnek ve rehber olması için peygamberler gönderdiğine iman etmek, imanın altı esasından biridir. Yüce Allah Kur’an’da, peygamberlerine iman edilmesini emretmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ:

“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.” (NİSA SURESİ – 136. AYET)

Allah’ın görevlendirdiği peygamberlerden birine iman etmeyen kimse mümin olamaz. Bu husus Kur’an’da açıkça ifade edilmektedir:

وَمَن يَكْفُرْبِاللّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيداً:

“Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (NİSA SURESİ – 136. AYET)

Yüce Allah Kur’an’da, peygamberlerden bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr edenleri “hakiki kâfirler” olarak nitelemektedir:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً:أُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقّاً وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَاباً مُّهِيناً:

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip “Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; İşte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (NİSA SURESİ – 150/151. AYETLER)

SON PEYGAMBER

Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’dir. Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilir:


مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur…” (AHZAB SURESİ – 40. AYET)

Hz. Muhammed (SAV) ile peygamberlik sona ermiştir. Artık kıyamete kadar insanlığa peygamber gelmeyecektir. Mümin ve Müslüman olabilmek için, Hz. Muhammed (SAV)’in hak peygamber olduğunu kabul etmek şarttır. Onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği Kur’an’ı ve dinî esasları kabul etmeyen mümin olamaz. Diğer peygamberler, belli bir kavme ve topluluğa, Hz. Muhammed (SAV) ise bütün cinlere ve insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’an şöyle buyuruyor:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ:

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (SEBE SURESİ – 28. AYET)

Hz. Muhammed (SAV),yaratılmışların en üstünü ve en değerlisidir.

Amerikalı Yahudi asıllı Jules Masserman, Time Dergisinde (15.07.1974) “Liderler Nerede” başlıklı yazısında, birçok tarihi şahsiyeti tahlil ettikten sonra: “Bütün zamanların en büyük lideri Muhammed (SAV)’dir.” demiştir. Yine Amerikalı yazar Michael H. Hart, dünyada etkili olmuş 100 kişiyi tanıtan bir eser yazmış, ilk sırayı Peygamberimiz (SAV)’e vermiştir.

Peygamberimiz (SAV), kıyamet gününde de insanların efendisi olacak. “Hamd Sancağı” ona verilecek ve bütün peygamberler, onun bu sancağı altında toplanacaklardır. Peygamberimiz (SAV), son ilâhî kitap Kur’an’ı, insanlara tebliğ etmiş, dinin hükümlerini sözlü ve uygulamalı olarak açıklamıştır. Onun, Kur’an ile ilgili görevlerini şöyle sıralayabiliriz.

PEYGAMBERİN GÖREVİ

1-) TİLAVET-KIRAAT ETME: “Tilâvet” ve “kıraat”, ayetleri okuyarak insanlara duyurmadır. Kur’ân şöyle buyuruyor:

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ:

“Rabbinin Kitabından sana vahyedileni (insanlara) oku.” (ANKEBÛT SURESİ – 45. AYET)

Bu ayet, Peygamberin bu görevini beyan etmektedir. “Tebliğ”, Kur’an’ı insanlara ulaştırmaktır. Peygamberin görevi insanları dine zorlama değil, sadece duyurmadır:

مَّا عَلَى الرَّسُولِ إِلاَّ الْبَلاَغُ وَاللّهُ يَعْلَمُ مَاتُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ:

“Peygambere düşen sadece tebliğdir (zorlama değil). Allah açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir.” (MÂİDE SURESİ – 99. AYET)

لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ:

“Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.” (GAŞİYE SURESİ – 22. AYET)

نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَن يَخَافُ وَعِيدِ:

“Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen, onların üzerine bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” (KÂF SURESİ – 45. AYET)

2-) DAVET, VAAZ ETME VE ÖĞÜT VERME: “Davet”;insanları İslâm’a çağırmak¸ “vaaz” ve “öğüt” (tezkire);insanlara nasihat etme, onları iyiye, güzele ve doğruya teşvik etme, ilâhî gerçekleri hatırlatma görevidir. Yüce Allah, bu konuda şöyle buyurmuştur:


ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِوَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ:

“(Resûlüm!) Rabbi’nin yoluna (insanları) hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir...” (NAHL SURESİ – 125. AYET)

أُولَـئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللّهُ مَافِي قُلُوبِهِمْ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغاً:

“(Ey peygamberim!)... Onlara vâzet ve onların içlerine tesir edecek güzel söz söyle.” (NİSA SURESİ – 63. AYET)

فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ:

“(Ey peygamberim!) Sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin.” (GAŞİYE SURESİ – 21. AYET)

3-) TALİM: Bu; Kur’an’ı, hikmeti ve insanların bilmediklerini öğretme görevidir. Yüce Allah, bu hususu Kur’an’da şöyle bildirmektedir:

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُوعَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوامِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ:

“O (Allah) ki, ümmîler içinde kendilerinden olan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdi. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (CUMA SURESİ – 2. AYET)

4-) TEBŞİR VE İNZÂR: “Tebşir”; ödül vaad ederek insanları, iman ve salih amellere teşvik etmek, iman edip Salih ameller işleyenleri, Allah’ın nimeti ve cenneti ile müjdelemektir. “İnzâr” ise, ilâhî ceza olduğunu bildirerek, inkâr ve isyan olan inanç, söz, fiiller ve davranışlardan sakındırmaktır. Peygamberimiz (SAV) Kur’an’da “beşîr”, “mübeşşir” ve “nezîr” olarak nitelenmiştir:

يَا أَيُّهَاالنَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً:

“Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (AHZAB SURESİ – 45. AYET)

Peygamber (SAV), iman edip salih amel işleyenleri cennet ve nimetleriyle müjdeler:

وَبَشِّرِ الَّذِين آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقاً قَالُواْ هَـذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاًوَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ:

“İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.” (BAKARA SURESİ – 25. AYET)

Kâfirleri:

وَأَذَانٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ:

“Hacc-ı ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. (Ey Muhammed)! O kâfirlere elem verici bir azabı müjdele!” (TEVBE SURESİ – 3. AYET)

Münafıkları:

بَشِّرِ الْمُنَافِقِينَ بِأَنَّ لَهُمْ عَذَاباً أَلِيماً:

“Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!” (NİSA SURESİ – 138.AYET)

Ve dinî görevlerini yapmayanları azapla uyarır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيراً مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّه وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ:

“Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! (TEVBE SURESİ – 34. AYET)

5-) TEZKİYE: Bu, Peygamberin insanları tevhide (Allah’ı bir olarak kabul etmeye) davet ederek, onları şirk (Allah’a ortaklar koşma), inkâr ve isyandan kurtarmaya vesile olma görevidir. Yüce Allah, peygamberin bu görevini şöyle bildirmiştir:

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ

وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ:

“Nitekim içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” (BAKARA SURESİ – 151. AYET)

6-) ŞAHİT OLMA: Bu, peygamberin dünyada; Kur’an hükümlerini tatbik ederek insanlara gösterme, kıyamet günü ise, müminlere ve diğer ümmetlerin şahitlerine tanıklık etme görevidir. Yüce Allah, bu hususu şöyle bildirmiştir:

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطاً لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً وَمَاجَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ:

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.” (BAKARA SURESİ – 143. AYET)

7-) EMR-İ Bİ’L MA’RUF VE NEHY-İ AN’İL MÜNKER: Bu, İslâm’a ve akl-ı selime uygun olan iyi, güzel ve faydalı şeyleri emretme ve insanları İslâm’ın ve akl-ı selimin iyi, güzel ve faydalı görmediği, çirkin kabul ettiği şeylerden men etme görevidir. Şu ayet peygamberin bu görevini beyan etmektedir:


الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’RAF SURESİ – 157. AYET)

8-) CİHAT VE KITÂL: “Cihâd”, İslâm’ın bilinmesi, tanınması ve yaşanması için çalışma; “kıtâl” ise gerektiğinde İslâm düşmanlarıyla savaşma görevidir. Yüce Allah şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ:

“Ey Peygamberim! Kâfir ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert davran...” (TEVBE SURESİ – 73. AYET)

Ve

فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ تُكَلَّفُ إِلاَّ نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَسَى اللّهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَاللّهُ أَشَدُّ بَأْساًوَأَشَدُّ تَنكِيلاً:

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” (NİSA SURESİ – 84. AYET)

Müdafaa sadedinde Peygamberimiz (SAV) İslâm düşmanlarıyla (kâfir, müşrik ve münafıklarla) savaşmak durumunda kalmıştır.

9-) HÜDA: Bu, Peygamber (SAV)’in, Allah’ın izni ile insanlara doğru yolu gösterme görevidir. Şu ayetler bunun delilidir:

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحاً مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُوراً نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَاوَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ:

“İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.” (ŞÛRA SURESİ – 52. AYET)

10-) TEBYÎN: Bu, Kur’an hükümlerini açıklama ve dinî konularda hüküm verme görevidir. Kur’an hükümlerini, sözlü ve uygulamalı olarak açıklamak peygamberin temel görevidir. Bu görev, şu ayette açıkça bildirilmiştir:

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ:

“(Ey Muhammed!) Sana bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; tâ ki, düşünüp öğüt alsınlar.” (NAHL SURESİ – 44. AYET)

Peygamberimiz (SAV),bu görevini Kur’an’a veya Kur’an dışı vahye dayanarak veya içtihatta bulunarak yerine getirmiştir. Namazların ilk ve son vakitleri, rekâtları ve kılınış biçimleri, zekâtın hangi mallardan ne miktarda verileceği, boşanmanın şekli, kadınların hayız ve nifas hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları, çocuklara, hastalara, yolculara ve kadınlara cuma namazının farz olmayışı, mestlerin üzerine meshedilmesi, fıtır sadakası, revatip sünnetler, teravih, bayram ve cenaze namazları... Gibi pek çok dinî görev, Peygamberimiz (SAV) tarafından açıklanmıştır. Bazı ayetlerin mücmel, müphem ve muhtasar olması sebebiyle, Kur’an’ın açıklanmaya ihtiyacı vardır. İnsanların, Kur’an’ı kendilerine rehber edinebilmeleri, hükümlerine, emir ve yasaklarına uyabilmeleri için iyice anlaşılması ve nasıl uygulanacağının bilinmesi gerekir. Allah, bu görevi Peygamberin (SAV)’e vermiştir. Peygamberimiz (SAV), hakkında ayet bulunmayan konuları açıklığa kavuşturmuştur. Peygamberimiz (SAV)’in Kur’an’a ilâve olarak ortaya koyduğu hükümlerin asılları, icmalî olarak Kur’an’da vardır. Peygamberimiz (SAV) bu görevini şu şekilde yerine getirmiştir:

A-) Kur’an’da var olan hükümleri sözlü olarak teyit etme: Meselâ Peygamberimiz (SAV’)in:

“Hayra delâlet eden, onu işleyen gibidir.”

“Kim bir hayra delâlet ederse, bu kimseye o hayrı işleyenin sevabı gibi sevap verilir.”

Sözleri,

وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْعَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ:

“Birr (hayır, iyilik ve güzel ameller) ve takvada yardımlaşın.” (MÂİDE SURESİ – 2. AYET)

Ayetini teyit etmektedir. Maide suresinin 6. ayeti, abdest alınmadıkça namaz kılınmaması gerektiğini ön görmektedir. Hz Peygamber (SAV)’in:

“Abdestini bozan kimse (yeniden) abdest almadıkça, namazı kabul olmaz.”

Sözü bu ayeti teyit etmektedir.

B-) Kur’an’ı tefsir etme: Peygamberimiz (SAV), bazı ayetleri tefsir etmiştir. Meselâ:

الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ:

“İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve hidayete ermiş olanlar da onlardır.” (EN’AM SURESİ – 82. AYET)

Ayetinde geçen “zulüm” kelimesini Peygamberimiz (SAV), Lokman suresinin 31. ayetinde geçen, “şirk” (Allah’a ortak koşmak) ile tefsir etmesi buna örnektir.

C-) Kur’ân’ın genel hükümlü ayetlerini tahsis etme: Peygamberimiz (SAV), Kur’an’ın bazı genel hükümlerini tahsis etmiş yani alanını, kapsamını daraltmıştır. Meselâ:

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ:

“Ölü eti ve kan size haram kılındı.” (MÂİDE SURESİ – 3. AYET)

Ayetinde geçen “meyte” (ölü eti) ve “dem” (kan) kelimeleri, umum ifade eden lâfızlardır. Peygamberimiz (SAV),ölü etlerinden balık; çekirge; keleri bu hükümlerden istisna ederek ayeti tahsis etmiştir.

D-) Kur’an’ın mutlak hükümlerini takyid etme: Peygamberimiz (SAV),Kur’an’ın bazı mutlak ayetlerini takyit etmiştir. Meselâ:

فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ:

“(Namazda) Kur’an’dan kolayınıza gelen(ayetleri) okuyun.” (MÜZZEMMİL SURESİ – 20. AYET)

Ayeti, namazda mutlak olarak herhangi bir ayetin okunmasını ifade etmektedir. Peygamberimiz (SAV): “Fatiha okumayanın namazı olmamıştır.”

Sözü ile her namazda fatiha okunmasını gerekli görerek ayeti takyid etmiştir.

E-) Kur’an’ın mücmel ayetlerini açıklama: Kur’an’da müteaddit defalar, “namaz kılınız.” (Bakara, 43)

Emri mücmel (kapalı) olarak verilmiş, ancak namazın nasıl kılınacağı açıklanmamıştır. Hz. Peygamber (SAV), uygulamalı olarak namazın kılınışını öğretmiş ve: “Beni gördüğünüz gibi namaz kılınız.” buyurmuş ve namazın nasıl kılınacağını ashabına öğretmiştir.

F-) Kur’an’ın müphem ayetlerini açıklığa kavuşturma: Meselâ Kur’an’da oruç ile ilgili olarak:

وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ:

“Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra ta gece oluncaya kadar orucu tamamlayın...” (BAKARA SURESİ – 187. AYET)

Ayetindeki “ak iplik” ve “kara iplik”, müphem (anlamı kapalı) kelimelerdir. Hz. Peygamber (SAV),bu kelimeleri, “Gündüzün beyazlığı ve gecenin karanlığı” olarak açıklayarak, ayetin müphemliğini gidermiştir.

G-) Kur’an’ın müşkül ayetlerini izah etme:

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ:

“Gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın.” (ENFÂL SURESİ – 60. AYET)

Ayetindeki “kuvvet” kelimesini Hz. Peygamber (SAV): “Kuvvet, atmaktır.”

Sözü ile açıklığa kavuşturmuştur.

H-) Helâl ve haram bildirme: Peygamberimiz (SAV), Kur’an’da bildirilmeyen bazı haramları açıklamıştır. Bu hususu, Kur’an şöyle beyan eder:

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْالنُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’RAF SURESİ – 157. AYET)

Kur’an’da yer almadığı halde peygamberimizin haram olduğunu bildirdiği birçok husus vardır. Meselâ; bir kadının teyzesi, halası, kız ve erkek kardeşlerinin kızları ile bir nikâh altında bulundurulması; ehli merkep; katır, aslan, kaplan, fil, kurt, maymun, köpek gibi pençesi bulunan vahşi hayvanların; kartal, atmaca, şahin ve doğan gibi tırnaklarıyla avlanan yırtıcı kuşların ve fare, köstebek ve akrep gibi haşaratın etlerinin yenilmesi; erkeklerin altın zinet takınmaları ve ipek elbiseler giymeleri, altın ve gümüş kaplardan su içilmesi ve yemek yenilmesi, Peygamberimiz (SAV) tarafından yasaklanmıştır. Peygamberimiz (SAV) Kur’an’ı açıklama görevini şu şekilde yapmıştır:

Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), “açıklama” görevini, Allah’tan aldığı ilave bilgi ile yapmıştır. Şu örnekleri verebiliriz:

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِالْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ:

“(Ey Muhammed!), Biz senin yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” (BAKARA SURESİ – 144. AYET)

Ayetinden; önceleri Kudüs’teki Mescid-i Aksa cihetine doğru namaz kılınırken, kıblenin Mekke’deki Mescid-i Haram cihetine çevrildiğini öğreniyoruz. Kur'an’da, kıblenin Mescid-i Aksa cihetine doğru olduğunu bildiren ayet yoktur. Peygamberimiz (SAV), Mescid-i Aksa cihetine kendi içtihadı ile değil, Allah’tan aldığı Kur'an dışı bilgi (vahy-i gayri metlüv) ile namaz kılmıştır. Eğer kendi içtihadı ile olsaydı, kıblenin değişmesi için vahiy beklemezdi. Allah şöyle buyuruyor:

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى:إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى:

“O (peygamber) kendi heva ve hevesinden konuşmaz. (Hak din adına her) konuştuğu ancak kendisine vahyolunan bir vahiydir” buyurmuştur. (NECM SURESİ – ¾. AYETLER)

Bu ayette geçen “vahiy” ve “konuşma” lâfızları hem Kur’an’ı hem de Kur’an dışı vahyi (sünneti) içerir. Bu lâfızları sadece Kur’an’a indirgemek, ayeti tahsis etmek (anlamını daraltmak) tır ki bu, delilsiz ve keyfi bir görüştür. Ayrıca ayette “o konuşmaz” denilip, “o okumaz” denilmemesi de bu ayetteki nutkun (konuşmanın), sünneti de içerdiğine delâlet eder.

Hadislerde, Peygamberin (SAV) Kur’an dışı vahiy aldığına dair pek çok örnek vardır. Cibril’in (AS), insan suretinde gelip Peygamber’e (SAV), iman, İslâm ve ihsan’ın ne olduğunu sorması ile ilgili hadis, bunun en güzel örneğidir.

Cibril (AS), Hz. Peygamber’e Kur'an için indiği gibi sünnet için de iniyor, ona ayetleri ve dinî hükümleri ayrıntılı olarak açıklıyordu. Peygamberimiz (SAV), kendisine vahiy gelmeyen bir konuda bir şey sorulduğu zaman “bilmiyorum” der veya vahiy gelinceye kadar cevap vermez ve kendi görüşü ile ve kıyasla (bir şey) söylemezdi.

Hz. Peygamber (SAV): “Bana Kur’an ve onun gibi bir misli verildi.” buyurmuştur.

11-) ÜSVE-İ HASENE: Bu, Peygamber (SAV)’in söz, fiil ve davranışlarıyla insanlara örnek olma görevidir. Peygamberimiz (SAV)’in en güzel örnek olduğunu:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌحَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً:

“And olsun ki, Allah’ın Elçi'sinde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (AHZAB SURESİ – 21. AYET)

Anlamındaki ayet bize bildirmektedir. Peygamberimiz (SAV), imanı, ameli, sözleri, davranışları ve ahlâkı ile bize örnek olmuştur. O (SAV), en büyük ahlâk üzeredir:

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ:

“(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (KALEM SURESİ – 4. AYET)

Anlamındaki ayet ile Allah, Peygamberimiz (SAV)’in ahlâkını yüceltmiştir. Peygamberimiz (SAV), Kur’an hükümlerini tatbik ederek Müslümanlara örnek olmuştur. Onun ahlâkını şöyle özetleyebiliriz:

O; emin, güvenilir, mütevazı, edepli, sabırlı, yumuşak huylu, affedici, çok merhametli, çok şefkatli, kanaatkâr, muttaki, müstakim, muhsin, salih ve sadık bir insandı. Asla büyüklenmez, kimseye kaba davranmaz ve kimseyi hakir görmezdi. Kötülüğe iyilikle muamele ederdi. Davete icabet eder, yapılan iyiliğe teşekkür ederdi. Zengin-fakir herkese eşit davranır, insanlar arasında ayırım yapmazdı. Özür dileyenin özrünü kabul ederdi, hoşgörülü idi. Çocukları çok sever, hastaları ziyaret eder, misafirlerine son derece ikramda bulunurdu. Nefret ettirmez, müjdeler; zorlaştırmaz, kolaylaştırırdı. Adaleti her yerde tatbik eder, zulmü hoş görmezdi. Asla yalan söylemezdi. Doğru sözlüydü. Akrabalarıyla ilgilenir, emanetlere riayet eder, yoksulları doyurur, acizlerin işini görür, musibet ve felâkete uğrayanlara yardım ederdi. Hiç “hayır” demezdi. Kendisinden bir şey talep edilince yapmak isterse “evet” der, yapmak istemezse sükût ederdi. İnsanların en cömerdi ve cesuru idi. Ev işlerine yardım ederdi. Daima Allah’ı zikrederdi. İpekli elbise giymez, altın yüzük takınmaz, altın ve gümüş kaptan yemek yemezdi. Giyiminde temizliğe ve sadeliğe önem verirdi. Güzel koku sürünmeyi severdi. Hiçbir yemeği ayıplamazdı. Yemeğe besmele ile başlar ve sağ eliyle yerdi. Yemekten önce ve sonra ellerini yıkardı. İyice doymadan sofradan kalkardı. Suyu üç yudumda içerdi. Nefsi için kin tutmaz, öç almaz ve kimseye sövmezdi. Darılmaz ve dargın durmazdı. Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, zenginlik ve fakirliğin fitnesinden, fakirlik ve zilletten, faydasız ilimden, saygılı olmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan Allah’a sığınırdı. Allah’tan daima hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterdi. İnsanları renklerine, şekillerine ve servetlerine göre değil, inanç, söz, fiil ve davranışlarına göre değerlendirirdi. İnsan haklarına, müminlerin birlikteliğine, birbirlerine sevgi, şefkat ve merhamet ile davranmalarına, kardeşliğe, kusurların bağışlanmasına, komşu haklarına, sevgi ve dostluğa, akrabalarla ilişkinin sürdürülmesine ve onlara iyilik yapılmasına, mal, can ve namus güvenliğine çok önem verirdi. Yetimlere bakılmasını, yoksulların doyurulmasını, çocukların iyi yetiştirilmesini, misafirlere ikram edilmesini, kötülüğün iyilikle savılmasını ve insanlara güzel davranılmasını, selâmlaşmayı, Müslüman’a yardım etmeyi, küçüklere sevgi, büyüklere saygı göstermeyi, güler yüzlü olmayı, doğruluğu, cömertliği, samimiyeti, iffetli ve hoşgörülü olmayı, adaleti, iyiliği, güzelliği ve temizliği, yardım severliği ve insanlara faydalı olmayı teşvik ederdi. İnsanlara eziyet edilmesine, sövülmesine, lânetlenmesine, dövülmesine, zarar verilmesine, güçlük çıkarılmasına, işkenceye, kin tutmaya, dargın durmaya, öfkelenmeye, insanların aldatılmasına, haset edilmesine, arkadan çekiştirilmesine, gizli hallerinin araştırılmasına, komşuya eziyet edilmesine, iki yüzlülük yapılmasına, yalan söylenmesine, yalancı şahitlik yapılmasına, emanete hıyanetlik edilmesine... Karşı çıkardı.

SONUÇ
Yüce Allah, rehber ve örnek olsunlar diye, ilk insandan itibaren her topluma bir peygamber göndermiştir. İlk peygamber Âdem (AS), Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’dir. Bu ikisinin arasında gelip geçen peygamberlerden, Kur’an’da sadece 25'inin ismi zikredilmiş, diğerlerinin isimleri zikredilmemiştir. İsimlerini bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün peygamberlere iman etmek imanın altı esasından biridir. Bu peygamberlerden birine iman etmeyen kimse, mümin ve Müslüman olamaz. Peygamberler, akıllı, güvenilir, dürüst, özü ve sözü doğru insanlardır. Peygamberler büyük günah işlememişlerdir. Allah'tan aldığı görevleri yerine getirmişler, hak dini insanlara tebliğ etmişlerdir. Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV), diğerlerinden farklı olarak bütün insan ve cinlere Rahmet Peygamberi, en güzel örnek olarak gönderilmiştir.

KAYNAK : DİYANET AYLIK DERGİ
Şemûyel Aleyhisselâm

Şemûyel b.Bali[1], b.Alkama[2], b.Yerham, b.Yehu, b.Tehu, b.Savf´dır. [3]

Şemuyel Aleyhisselâm, İsrail oğullarından[4]ve Hârûn Aleyhisselâmın zürriye-tindendi. [5]

Şemuyel Aleyhisselâmın annesi Hanne olup[6] Lâvi b.Yâkub Aleyhisselâmın Hanedanına mensuptu. [7]



Şemuyel Aleyhisselâmın Doğuşu, Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:



İsrail oğulları; bid´atları çoğaltıp günahlarını büyüttükleri zaman Allah´a vermiş oldukları sözü terk ettiler.

Yüce Allah da[8], Gazze, Askalan[9] ve kral idaresi altında bulunan ve Mısırla Filistin arasındaki sahillerde[10] oturan Amâlıka kavmini, onlara musallat etti. [11]

İsrail oğullarının yurdları, çiğnendi; erkekleri, öldürüldü. [12]

Pek çok[13] çocukları, esir edildi. [14]

Esirler arasında kralların oğullarından, dörtyüz kırk çocuk ta, bulunuyordu. [15]

İsrail oğulları, her yıl, Amâlıka hükümetine Cizye ödemek zorunda kaldılar. İsrail oğullarının, Kutsal kitabları olan Tevrat´ları, ellerinden alındı. [16]

Düşmanlarıyla karşılaştıkça, sayesinde, yardıma kavuştukları ve içinde Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâm Hanedanlarından kalan bir takım Mukaddes Emânetler bulunan Tâbûtüssekîne´leri de, Âmâlıkların eline geçti. [17]

İsrail oğulları; düşmanlarıyla savaşırken, yanlarında bulunacak bir Peygamber göndermesini, Allân´dan, dilemeğe başladılar. [18]

Lavi b.Yâkub Aleyhisselâma dayanan[19] Nübüvvet Hanedanından, ancak, hâ­mile bir kadın kalmıştı. [20]

İsrail oğulları içinde iki Hanedan vardı ki: biri Nübüvvet (Peygamberlik) Hane­danı, diğeri de: Hükümdarlık Hanedanı idi.

Nübüvvet Hanedanı: Lavi b.Yâkub Aleyhisselâma dayanan Hanedan olup Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, onlardandı.

Hükümdarlık Hanedanı da, Yehûza b.Yâkub Aleyhisselâma dayanan Hânedân´-dı ki, Dâvud ve Süleyman Aleyhisselâmlar da, onlardandı. [21]*

İsrail oğulları; Lâvi b.Yâkub Aleyhisselâm Hanedanına mensub olan hâmile ka­dının, bir oğlan çocuğu doğurması hakkında gösterdikleri arzuya bakıp, kız do­ğurduğu takdirde, onu, bir oğlanla değiştirmesinden korkarak, kendisini, bir ev­de göz altında tuttular. [22]

Kadın ise, kendisine, bir oğlan çocuğu ihsan etmesi için, Allâha yalvarıp dur­makta idi.

Oğlan doğunca:

"Allah, duamı, kabul etti." dedi ve ona[23]: Şem´un[24] veya Şemuyel[25], ya da, İşmuyel[26] adını verdi.

Şem´un Aleyhisselâm[27], büyüdü.

Annesi, onu, Tevrat öğrensin diye Beytülmakdis´e teslim etti.

Beytülmakdis Bilginlerinden[28], Salih bir zat olan[29] Şeyh, onu, yetiştirmeyi, üzerine aldı ve oğul edindi. [30]

Şemuyel Aleyhisselâm, erginlik çağına basıp onu, Yüce Allah, İsrail oğullarına Peygamber olarak göndereceği zaman, Cebrail Aleyhisselâm, onun yanına vardı.

Şemuyel Aleyhisselâm, o sırada, Şeyh Babasının yanında uyumakta idi ve Şeyh Babasından başka hiç kimseye güvenmezdi.

Cebrail Aleyhisselâm da, ona, Şeyh Babasının sesiyle: "Ey Şemuyel!" diyerek seslendi.

Şemuyel Aleyhisselâm, korku ve telaşla, döşeğinden fırlayıp Şeyh´ın yanına vardı ve:

"Ey Babacığım! Beni, Sen mi çağırdın " diye sordu.

Şeyh Baba:

"Hayır! Seni, ben çağırmadım!" deyip onu, korkutmak istemedi ve:

"Ey Yavrucuğum! Dön de, döşeğinde uyu!" dedi.

Şemuyel Aleyhisselâm, döşeğinde dönüp uyudu. [31]

Cebrail Aleyhisselâm, ikinci kez gelip Şemuyel Aleyhisselâma aynı şekilde seslendi.

Şemuyel Aleyhisselâm da, yine, aynı korku ve telaşla yerinden fırlayıp Şeyh´in yanına vardı ve:

"Ey Babacığım! Beni, Sen mi çağırdın " diye sordu. [32]

Şeyh Baba:

"Haydi, dön de, döşeğinde uyu!

Ben, seni, üçüncü kerre çağırırsam, bana, cevap verme, aldırış etme!" dedi. [33]

Cebrail Aleyhisselâm, üçüncü gelişinde, Şemuyel Aleyhisselâma görünüp:

"Kavminin yanına git! Onlara, Rabbın tarafından Elçilikle görevlendirildiğini, tebliğ et!

Çünki, Allah; onların içinden, seni, Peygamber olarak göndermiş bulunuyor."

dedi. [34]

Şemuyel Aleyhisselâm, İsrail oğullarının yanına varıp Allah tarafından, kendi­lerine, Peygamber olarak gönderildiğini söylediği zaman, onu, yalanladılar ve:

"Sen, Peygamberliğe özenmekle, acele ettin! Biz, senin sözüne önem vermeyiz.

Eğer, doğru söylüyorsan, Peygamberliğine, bir delil ve alâmet olmak üzere[35], bize, bir hükümdar gönder (tayin et) de, Allah yolunda savaşalım." dediler.

O da, onlara:

"Ya üzerinize bir muharebe farz kılınıp ta, savaşı tutmayıverirseniz " dedi.

Onlar:

"Biz, Allah yolunda ne diye savaşmayalım

Hem yurdlarımızdan çıkarıldık, hem evladlarımızdan (mahrum olduk[36]

Hem de, Cizye´ye mahkûm edildik!" dediler. [37]

İsrail oğullarının işlerinin kıvamı; kendilerinin, ancak, bir hükümdarın başkanlı­ğı altında toplanmalarına ve hükümdarın da, Peygamberi dinlemesine bağlı idi.

Hükümdar, orduyu, sevk ve idare eder, düşmanla savaşırdı.

Peygamber de, hükümdarın işini, yoluna koyar, ona, doğru yolu gösterir ve Yüce Allâh´dan telakkî eylediği haberleri getirirdi. [38]

Şemuyel Aleyhisselâm; İsrail oğullarından, ıtâat, cemâat ve cihad hakkında ke­sin söz aldığı zaman, onlara, bir hükümdar göndermesi için[39], Yüce Allâha düa etti. [40]

Kendisine, bir Asa[41], bir de, içinde başa sürülen yağ bulunan bir boynuz verildi. [42]

"İçinde, başa sürülecek yağ bulunan boynuza, bak! [43]

Boynuzdaki yağ, kaynamağa başlarsa, yanına girecek olan o adam, İsrail oğul­larının hükümdarıdır. Yanına girdiği zaman, yağdan, onun başına sür ve kendisi­ni, İsrail oğullarına hükümdar yap!" denildi. [44]

Şemuyel Aleyhisselâm, İsrail oğullarına:

"İste, Sahibinizin boyunun uzunluğu, bu Asa´nın uzunluğu kadar olacaktır!" dedi. [45]

Bunun üzerine, İsrail oğulları, hemen kendi boylarını, o Asa ile ölçtülerse de, hiç birinin, Asa kadar uzun boylu olmadığı görüldü. [46]

Bünyamin b.Yâkub, b.İshak[47], b.İbrahim Aleyhisselâm soyundan gelen[48], Merkebinin üzerinde su satan Tâlût[49], Merkebini, gayb edince, yollarda, onu, aramağa çıkmıştı. [50]

Tâlût´la uşağı[51], köylerinden çıkıp geceye kadar, Merkeplerini aradılarsa da, bulamadılar.

Aramağa devam ederek İsrail oğullarının şehrine girdiler. Çok ta, acıktılar. [52]

Şemuyel Aleyhisselâmın evine rastladılar. [53] Düşkünler, muhtaçlar, ona sığı­nırlardı. [54]

Tâlût´un uşağı:

"Keski, şu Peygamberin yanına girip Merkebin işini, ona, bir sorsaydık, her halde, o, bize bir yol gösterir ve bu hususta bize hayır düa ederdi." dedi.

Tâlût:

"Olur!" dedi. [55]

Şemuyel Aleyhisselâmın yanına girdiler ve Merkebin yittiğini, ona haber verdiler.

Yağ Boynuzundaki yağ kaynayıp taşmağa başlayınca, Şemuyel Aleyhisselâm, kalkıp[56] sekiz arşın uzunluğundaki[57] Asayı, Tâlût´un boyuna ölçtü. Uzunluğu, tam geldi.

Ona:

"Başını, bana, yaklaştır!" dedi. [58]

Yağ boynuzunu alıp[59] onun başına, Mukaddes yağı sürdü. [60]

"Ey Merkep arayıcısı! Bu, aradığın şeyden, senin için, daha hayırlıdır! [61]

Sen, İsrail oğullarının hükümdarısın! [62]

Seni, İsrail oğullarına hükümdar yapmamı, bana, Rabbım emretmiştir." dedi. [63]

Tâlût:

"Demek, ben, İsrail oğullarına hükümdar olacağım hâ! " dedi.

Şemuyel Aleyhisselâm:

"Evet!" dedi.

Tâlût:

"Sen, benim kabilemin, İsrail oğulları Hanedanları içinde en aşağı seviyede bulunduğunu bilmiyor musun " diye sordu.[64]

Şemuyel Aleyhisselâm: "Evet! Biliyorum!" dedi. Tâlût:

"Sen, benim Ev halkımın, İsrail oğulları Ev halkları içinde en aşağı seviyede bulunduğunu bilmiyor musun " diye sordu.´"´

Şemuyel Aleyhisselâm:

"Biliyorum!" dedi.

Tâlût:

"Pek âlâ! Hükümdarlığıma hangi şey delil ve alrhet olacak " diye sordu.

Şemuyel Aleyhisselâm:

"Senin hükümdarlığına delil, döndüğünde, Merkebi, babanın bulmuş olması­dır!" dedi. [65]

Şemuyel Aleyhisselâm, İsrail oğullarına:

"Gerçekten, Allah, size, hükümdar olarak Tâlûtu, göndermiştir." dedi. [66]

İsrail oğulları:

"Biz, onu, bulamadık!" dediler.

Şemuyel Aleyhisselâm:

"O, Merkeplerin sahibidir!" dedi.

İsrail oğulları:

"Nerededir o " dediler ve aramağa gittiler.

Bulup boyunu, ölçtüler ve ölçüye uygun buldular. Ona:

"Sen, hangi kabiledensin " diye sordular.

Tâlût; onlara, kabilesini, haber verince, kaçtılar, onu, istemediler. [67]

İsrail oğullarının büyükleri, Şemuyel Aleyhiselâmın yanına varıp:

"Tâlût´un bize hükümdarlık edecek ne hali var :

Kendisi, ne içlerinden Peygamber çıkan[68] Peygamber Hânedânındandır[69],

ne de, içlerinden hükümdar çıkan[70] hükümdarlık Hânedânındandır! [71]

Sen de, bilirsin ki: Hükümdarlık ve Peygamberlik, Lavi Hanedanından ve Ye-hûza Hanedanından olur. [72] O, ne Lâvi, ne Yehûza oğullarındandır.

O, ancak, Bünyamin Hânedânındandır. [73]Sen, (onun, Allah tarafından hüküm­dar tayin edildiğini söylemekle) şu âna kadar bundan daha büyük yalan söylemiş değilsin! [74]

Bizler, kral hanedanına mensubuz. [75]

Biz, hükümdarlığa, ondan daha lâyık iken ve ona, maldan da bir bolluk verilme­mişken, nasıl olur da, bizim başımızda, hükümdarlık, onun olabilir !" dediler.

Peygamber:

"Şüphesiz ki: Allah, onu, sizin üstünüze beğenip seçmiştir.

Ona, bilgice, vücudca da, bir üstünlük vermiştir.

Allah, mülkünü, kime dilerse, ona, verirdir.

Allâh(ın rahmeti, ilmi, her şeye yaygın ve lutfu keremi) boldur.

Gerçek Bilicidir." dedi. [76]

Tâlût´a; boyunun uzunluğundan dolayı, Tâlût denilmişti.

Omuzları ve başı, halkın üzerinde görünürdü.

Kendisi, İsrail oğulları içinde, vücudca, en güçlü, kuvvetlisi olduğu gibi, en gü­zel yüzlüsü idi de. [77]

Bilgide, savaşa aid bilgilerde de, herkesten üstündü. [78] İsrail oğulları:

"Yüce Allanın, onu, bizim üzerimize hükümdar yaptığını hangi alametle anla­yacağız " dediler. [79]

Şemuyel Aleyhisselâm, onlara;

"Gerçekten, onun hükümdarlığının açık alâmeti, size, o Tâbût[80]´un gelmesi ola­caktır ki, içinde, Rabbinizden, bir Sekînet ve Mûsâ Hanedanıyla Hârûn Hanedanı­nın metrûkâtından bir bakıyye vardır.

Melekler, onu, yüklenecek (getirecek)lerdir.

Elbette, bunda size bir alâmetfve ibret)vardır eğer, iman etmiş (kimse)lerseniz!" dedi. [81]

Bunun üzerine, İsrail oğulları: "Razı olduk!" dediler. [82]



Tâbût´un Geri Gelişi Ve Tâlût´un Hükümdarlığının Gerçeklenişi:


Âmâlıklar; İsrail oğullarını hezimete uğratmış, ellerinden, Tâbût´u alıp[83] Filis­tin kariyelerinden bir kariyeye[84], Ürdün´e[85] götürmüşler, içinde, taptıkları put bulunan puthânedek[86] en büyük putun[87] ayağının[88] altına koymuşlardı. [89]

Bu put, Amâlikaların putlarının en büyüğü olup altundan yapılmıştı. [90] Böylece, put, yukarıda, Tâbut ta, alta konulmuş bulunuyordu. [91] Ertesi günü, sabaha çıkılınca, put, altta, Tâbut ise, üstte durmakta idi.

Hemen, putu, alttan alıp Tâbût´u, alta, putun ayaklarını da, Tâbutun üzerine koydular.

Fakat, ertesi günü, sabaha çıkınca, pufun eli ve ayakları kırılmış ve Tâbût´un altına atılmış bulundu!

Birbirlerine:

"İsrail oğullarının İlâhına hiç bir şeyin karşı koyamayacağını anladınız değil mi " dediler.

Tâbût´u, puthâneden çıkarıp kariyelerinin bir köşesine koydular. Bu sefer, oradaki halk ta, boyun ağrısına tutuldular, [92] ve: "Bu da, ne !" dediler. [93]

İsrail oğulları esirlerinden orada bulunan ve Peygamberlerin oğulları soyun­dan gelen[94] bir kadın:

"Bu Tâbut, aranızda kaldıkça, hoşlanmadığınız şeylerin başınıza geldiğini, görür durursunuz!

Onu, kariyenizden çıkarınız!" dedi. [95]

Amalıkalar:

"Sen, yalan söylüyorsun!" dediler.

Kadın:

"Sözümün doğruluğuna alâmet: hiç bir vakit sapana koşulmamış olan ve bu­zağıları da, yanında bulunan iki inek getirirsiniz.

Onları, bir arabaya koştuktan sonra, Tâbutu, arabaya koyarsınız, Buzağıları, geride bırakıp İnekleri, sürersiniz.

Onlar, Tâbutu götürürler. Sizin arazinizden çıkıp İsrail oğullarının arazisine va­rınca, boyunduruklarını kırarak dönüp buzağılarının yanına gelirler!" dedi.

Amalıkalar, böyle yaptılar.

İnekler, onların arazisinden çıkıp İsrail oğullarının arazisine varınca, boyundu­ruklarını kırdılar.

Arabayı ve arabanın üzerindeki Tâbutu, İsrail oğullarının biçilmiş ekinlikleri için­de bırakarak buzağılarının yanına geldiler. [96]

Rivayete göre: inekler; İsrail oğullarının biçilmiş ekinliklerine kadar dört Melek tarafından sürülüp götürülmüştü. [97]

Melekler; Tâbût´u, yüklenip halkın gözleri önünde, yer´le gök arasında, Tâlût´-un evine kadar taşıdılar. [98]

Onun hükümdarlığı, böylece kararlaştı ve gerçekleşti. [99]



Kral Tâlût´un Câlût İle Çarpışmağa Gidişi:



Yaşlı, yaşlılığından, Hasta, hastalığından, Âmâ, âmâlığından,

Özürlü de, özründen dolayı olmadıkça, hiç kimse geride kalmamak üzere, Tâ-lût´un askerleriyle birlikte Beyt-i Makdis´ten çıkıp Câlût ile savaşmağa gitmesi, Yüce Allah tarafından Şemuyel Aleyhisselâma emredildiği ve Tâbût´u da, gör­dükleri zaman, İsrail oğulları;

"Bize, Tâbut, gelmiş olunca, o, bu hususta, hiç kuşkusuz, yardım eder!" dedi­ler ve savaşmağa seğirttiler.

Tâlût:

"Binasını, yapıp bitirmeyen bina yapıcısı adam,

Ticaretle uğraşan tüccar,

Üzerinde borç bulunan adam,

Nişanlanmış ve henüz evlenmemiş adam... bana, gerekmez!

Böyleleri, benimle birlikte gitmesin!

Bana, kalbi, her şeyden boşalmış, ferah gençlerden başkası tâbi´ olmasın!" dedi.

Bu şart üzere[100], yâni: yaşlılar, hastalar, özürlüler ve sanatı icâbı, geri kalan­lar dışında, hiç kimse geri kalmaksızın[101]´, seksen bin kişi toplandı. [102]

Çok sıcak bir günde yola çıktılar. [103]

İsrail oğulları, kendileriyle düşmanları arasında su azlığından şikâyet ettiler. [104]

"Biz, susuzluğa, dayanamayız!

Bize, bir ırmak akıtması için, Yüce Allah´a düa et!" dediler. [105]

Şemuyel Aleyhiselâm, Rabb´ine dua etti.

Yüce Allah, onlar için, bir ırmak akıttı. [106]

Bu ırmak: Filistin ırmağı[107], yâhud Ürdün[108], ya da, Ürdünle Filistin arasın­daki tatlı sulu Edma[109], yâhud Ürdün´deki Sehm ırmağı idi. [110]

Amalıkların hükümdarı Câlût; vücudca, insanların en irisi, en güçlü ve en ce­saretlisi olup askerlerinin önünde yürürdü.

Adamları, ancak, onun, düşmanını yenmesinden sonra, yanında toplanırdı. [111]

İsrail oğulları; Câlût´a ve ordusuna bakınca:

"Bu gün, bizim, Câlûta ve ordusuna dayanacak gücümüz yoktur!" dediler. [112]

Tâlût, Şemuyel Aleyhisselâmın emriyle[113], İsrail oğullarına:

"Şüphesiz ki, Allah, sizi, bir ırmakla imtihan edicidir.

İşte, kim, ondan (kana kana) içerse, benden değildir.

Kim, onu, tatmazsa, artık, o, bendendir.

Eliyle, bir avuç alanlar, başka, (onlara, o kadarına müsâade var) dedi.

Derken (ırmağa varır varmaz) içlerinden birazı, müstesna olmak üzere ondan, bol bol içtiler.

Nihayet, o (Tâlût) ve maiyetindeki Mü´minler, vaktâ ki, onu (ırmağı) geçtiler.

(Beri yanda kalan, ırmağı geçemeyenler):

"Bu gün, bizim, Câlût´a ve ordusuna karşı (duracak) takatimiz yoktur!" dediler.

Âhirette, muhakkak, Allâha kavuşacaklarını bilenler (ve itâatla ırmağı geçenler) ise:

"Nice az bir cemâat, daha çok cemaata -Allâhın izniyle- galebe etmiştir. Allah, sabr (ve sebat) edenlerle beraberdir!" dediler. Onlar, Câlût ile askerlerine karşı çıktıkları zaman:

"Ey Rabbimiz! Üzerimize (yağmur gibi) sabr yağdır! Ayaklarımıza, sebat ver! Bu kâfirler güruhuna karşı, bize yardım et!" dediler. [114]

Tâlût´un askerlerinden pek çoğu, Câlûtla karşılaşmaktan korktukları için, ırmak­tan içtiler.

Ancak, su içmeyenler, Tâlûtla birlikte ırmağı geçtiler. [115] Irmağın suyundan, avuçta değil de, kanasıya içenler, susadılar. Avuçları ile içenler ise, suya kandılar ve susamadılar. [116]

Irmağı geçip Câlût ve onun ordusu ile çarpışanların sayısı, Eshab-ı Bedr´in sa­yısı kadar, üç yüz on küsurdu. [117]

Câlût ve askerleri; Tâlûtla ve askerleriyle karşılaşıp[118] birbirleriyle çarpışma­ya hazırlandıkları zaman[119], Câlût, Tâlût´a:

"Benim kavmim ve senin kavmin, ne için öldürülsün Ya sen, karşıma çık, be­nimle çarpış! Ya da, istediğin kimse, karşıma çıkıp benimle çarpışsın!

Eğer, ben, seni öldürürsem, senin mülk ve saltanatın, benim olsun!

Eğer, sen, beni öldürürsen, benim mülk ve saltanatım, senin olsun!" diye ha­ber gönderdi. [120]

Bu teklif, Tâlût´a, çok ağır geldi. [121]

Ordusunun içinde nida ettirerek[122]:

"Kim, Câlût´u, öldürürse, kızımı, onunla evlendireceğim! [123]

Mülk ve saltanatımın[124] ve servetimin[125] yarısını, kendisine bırakacağım! [126]

Mülkümde onun Mührünü de, geçerli kılacağım!" dedi. [127]

Câlût´la çarpışmaktan korkarak hiç bir kimse Tâlût´un dâvetine icabet etmedi.

Bunun üzerine, Tâlût, Şemûyel Aleyhisselâma başvurup onun bu hususta, Al­lah´a düa etmesini istedi. [128]

Yüce Allah, Şemûyel Aleyhisselâma:

"Allah; Câlût´u, filanın oğullarından filanın eliyle öldürecektir!

Câlût´u, öldürecek olanın alâmeti de şu yağ boynuzu, onun başına konulunca, içindeki yağ kaynayacaktır! [129]

İsa´nın oğlu, Câlût´u, öldürecek kimsedir!´

Ben, onu, senden sonra, Halîfe yapacağım..

O, davar çobanıdır.

İsa´ya, söyle: oğullarını, sana, birer birer göstersin!" diye Vahy etti.

Bunun üzerine, Şemûyel Aleyhisselâm, İsa´yı çağırıp kendisine:

"Oğullarını, bana getirip göster! [130]

Yüce Allah, oğullarının içinden birisinin eliyle Câlût´u öldüreceğini, bana Vahy etti!" dedi.

İşa:

"Olur ey Allah´ın Peygamberi!" diyerek[131], oğullarından, her biri direğe ben­zeyen on ikisini getirip Şemûyel Aleyhisselâma gösterdi.

İçlerinde en boylu boslu, güzel yüzlü ve görünüşte, en üstünü ve hoşa gider olanı da, bulunuyordu.

Yağ boynuzu, birer birer onların başları üzerine konulduğu halde, hiç bir şey görülmedi. [132]

Bunun üzerine, Yüce Allah, Şemûyel Aleyhisselâma;

Allah´ın, insanları suretlerine, görünüşlerine göre değil, kalblerinin iyiliğine ve

düzgünlüğüne göre, üstün tuttuğunu, Vahy ile bildirdi. [133] Şemûyel Aleyhisselâm, İsa´ya:

"Senin, bunlardan başka, oğlun var mı " diye sordu. [134] İşa:

"Yoktur!" dedi. [135] Şemûyel Aleyhisselâm:

"Yâ Rab! İşa, kendisinin, başka oğlu bulunmadığını söylüyor!" dedi. Yüce Allah:

"Yalan söylüyor o!" buyurdu. Şemûyel Aleyhisselâm, İsa´ya:

"Rabb´im, senin, yalan söylediğini, bunlardan başka, bir oğlun daha bulundu­ğunu, bana haber verdi!" dedi. [136]

İşa:

"Ey Allah´ın Peygamberi! Doğrudur! Benim, Dâvud adında bir oğlum daha vardır.

Fakat, halkın, onun kısa boyluluğunu ve çelimsizliğini, görmesinden utandı­ğım için, koyunlarımı güttürmek üzere, kendisini, geride bıraktım!" dedi.

Şemûyel Aleyhisselâm:

"Nerededir o " diye sordu.

İşa:

"Filan vadinin filan yerinde[137], filan dağın, filan yerindedir." dedi. [138]

Şemûyel Aleyhisselâm, hemen, o tarafa doğru gitti ve onu, oradaki vadide buldu.

Kendisinin, vadide akan sel sularına ve su biriken çukurlara davarları düşür­memek için, ikişer ikişer taşıyıp geçirmeğe çalıştığını görünce[139]:

"İşte, hiç şüphesiz, budur o! [140]

Hayvanlara, böyle acırsa, o, insanlara, daha çok acır!" dedi.

Yağ boynuzunu, onun başına koyunca, içindeki yağ, kaynamağa başladı. [141]

Demir Tennûr´un içine girince de, vücudu, onu, doldurdu! [142]

Şemûyel Aleyhisselâm; Allah tarafından, kendisine verilen Yağ Boynuzu ile de­mirden yapılmış Tennûr´u, Tâlût´a gönderdi. [143]

Câlût´u, öldürecek olan adamınızın başına, Yağ boynuzu, konulunca, içindeki yağ, kaynayacak, o, yağdan başına sürünecek, süründüğü yağ, yüzüne akma­yacaktır.

Yağ boynuzu, aynı zamanda, onun başında bir Tac şeklini alacaktır. Kendisinin vücudu da, Tennûr´un içine girince, onu, dolduracaktır!" dedi.

Tâlût; İsrail oğullarını, birer birer çağırıp başlarına Yağ boynuzunu koymak ve vücudlarına da, Tennûr´u ölçmek suretiyle deneme yaptı ise de, onlardan, hiç birine uygun gelmedi. [144]

Tâlût; böylece, denemeyi yapıp boşaldıktan sonra, Dâvûd Aleyhisselâmın ba­basına:

"Senin oğullarından, görmediğimiz, geride kalmış olan, var mı " diye sordu. Dâvûd Aleyhisselâmın babası: "Evet! Vardır. Oğlum Dâvûd kaldı. Kendisi, bize yiyecek getirir." dedi. [145]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebi-Arais s.265, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[2] Taberî-Tarih c.1 ,s.242, Sâlebî-Arais s.265, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[3] Taberî-Tarih c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.2.S.5

[4] ibn.Kuteybe-Maarif s.20

[5] Sâlebî-arais s.265, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5

[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.20

[7] Taberî-Tarih C.1.S.242, Sâlebî-Arais s.263, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.217

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/163.

[8] Sâlebî-Arais s.262

[9] Sâlebî-Arais s.262, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5

[10] Sâlebî-Arais s.262, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217

[11] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.262, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5

[12] Taberî-Tarih c.1,s.242

[13] Sâlebî-Arais s.262, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5

[14] Taberî c. 1,5.242, Sâlebî s.262, Ebülfida C.2.S.5

[15] Sâlebî-Arais s.262

[16] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.262, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217.

[17] Taberî-Tarih c.1,s.242.

[18] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.263, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.217.

[19] Ebülfİda-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[20] Taberi c.1,s.242, Sâlebî s.263. İbn.Esîr C.1.S.217, Ebülfida c.1,s,5.

[21] Sâlebî-Arais s.266.

* Lâvi ve Yehuza Hanedanından başka Hanedandan Hükümdar ve Peygamber çıkmamıştı. (İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46)

[22] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî s.263, İbn.Esîr c.1,s.217.

[23] Taberî c.1,s.242, Sâlebî s.263, İbn.Esîr s.217, Ebülfida c.2,s.5.

[24] Taberî-Tarih c.1,s.242.

[25] Sâlebî-Arais s.263.

[26] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[27] Taberî-Tarih c.1,s.242.

[28] Taberî-Tarih c.1,s,242, İbn.Esîr-Kâmil c.1s,.217.

[29] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[30] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.263, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217.

[31] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebi-Arais s.263, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.218.

[32] Taberi-Tarih d.s.242, Sâlebî-Arais s.263, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217-218.

[33] Taberi-Tarih C.1.S.242, İbn.Esîr-Kâmil c.l.s.218.

[34] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebi-Arais s.264, İbn.Esîr-Kâmil c.1.s.218.

[35] Taberî-Tarihc.1,s.242.

[36] Bakare: 246.

[37] Taberî-Tarih c.l.s.242.

[38] Sâlebi-Arais s.264.

[39] Sâlebi-Arais s.265.

[40] Taberî-Tarih d,s.242, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.218.

[41] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî s.264, İbn.Esîr-Kâmil c.l.s.218.

[42] Sâlebi-Arais s.264, İbn.Esîr-Kâmil C.1,S.218.

[43] Sâlebi-Arais s.265.

[44] Salebi s.265, İbn.Asâkir-Tarih c.7s.46, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.218.

[45] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.265, İbn.Esır-Kâmil c.1,s.218.

[46] Aynı Kaynaklar.

[47] Salebi s.265, İbn.Asakir-Tarih c.7,s.45, ibn.Esîr c.1,s.218, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.2.S.6.

[48] Sâlebî-Arais s.265. İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[49] Kendisinin Debbağ olup deri dabakladığı da, rivayet edilir. (Mes´ûdi-Murucuzzeheb c.1,s.54-55, Salebi s.265. İbn.Asakir C.7.S.46, İbn.Esir-Kâmil C.1.S.218).

[50] Taberî s.242, Sâlebî s.265, ibn.Asâkir s.47, ibn.Esir s.218.

[51] Taberî s.245, Salebi s.265, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[52] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[53] Taberî s.244, Sâlebî s.265, İbn.Asakir-Tarih c.7,s.46..

[54]. İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[55] Sâlebî-Arais s.265.

[56] Sâlebî-Arais s.265, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[57] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[58] Şâlebî-Arais s.265.

[59] ibn.Asâkir c.7,s.46.

[60] Sâlebî-Arais s.265, İbn.Asakir-Tarih C.7.S.46.

[61] İbn.Asakir-Tarih C.7.S.46.

[62] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.265, İbn.Asakir-Tarih c.7,s.46.

[63] Sâlebî-Arais s.265, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[64] Tâlût: Ne içlerinden Peygamber, ne de, hükümdar çıkan iki Hanedandan birisine mensub olmayıp Bünyamin b.Yâkub Aleyhisselâmın soyundan gelen Hanedana mensubdu. (Sâlebî-Arais s.266).

[65] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.265.

[66] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.265-266, İbn Esîr-Kâmil c.1,s.218.

[67] ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[68] ibn.Asâkit-Tarih c.7,s.46, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.302.

[69] Yâkubi-Tarih c.1,s.49, İbn.Asâkir c.7,s.46, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.302.

[70] ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.46, Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.302.

[71] Yâkubî-Tarih C.1.S.49, İbn.Asâkir-Tarih C.7.S.46, Mîr Hâvend-ravza s.302.

[72] ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[73] Yâkubî-Tarih c.1,s.49.

[74] Taberî-Tarih c.1,s.242, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.218.

[75] Taberî-Tarih c.1,s.242-243, Sâlebî-Arais s.266, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.218.

[76] Bakare: 247.

[77] Sâlebî-Arais s.266.

[78] Sâlebî-Arais s.266, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[79] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[80] Tâbut ile Mûsâ Aleyhisselâmın Asasının Taberiye gölünün içinde bulunduğu ve Kıyametten önce çıkarılacağı da, söylenir. (Taberî-Tefsir c.2,s.6O9)..

[81] Bakare: 248.

[82] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.47.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/163-170.

[83] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[84] Sâlebî-Arais s.268, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.47.

[85] Sâlebî-Arais s.268.

[86] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.47.

[87] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268.

[88] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.286.

[89] Taberî-Tarih c.1 ,s.244, Sâlebî-Arais s.268, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.47, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.286.

[90] İbn.Asakir-Tarih C.7.S.47.

[91] Taberî-Tarih C.1.S.244.

[92] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268.

[93] Taberî-Tarih C.1.S.244.

[94] Sâlebî-Arasi s.268.

[95] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268.

[96] Taberî-Tarih C.1.S.244.

[97] Sâlebî-Arais s.26.

[98] Taberî-Tarih c.1,s.243, Sâlebî-Arais s.269, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.219.

[99] Sâlebî-Arais s.269, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.219.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/170-171.

[100] Sâlebi-Arais s.269.

[101] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[102] Taberî-Tarih c.1,s.243, Sâlebî-Arais s.269, ibn.Esır-Kâmil c.1,s.219.

[103] Sâlebi-Arais s.269.

[104] Sâlebi-Arais s.269.

[105] Sâlebi-Arais .269, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[106] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[107] Taberî-Tarih c.1,s.243, ibn.Esîr-Kâmil c.1s.219.

[108] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.219.

[109] Sâlebi-Arais s.269.

[110] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[111] Taberî-Tarih c.1,s.243.

[112] Taberî-Tarih c.1,s.243.

[113] Sâlebî-Arais s.269.

[114] Bakare: 249-250.

[115] Taberî-Tarih c. 1 ,s.243.

[116] Taberî-Tarih C.1.S.243, Sâlebî-Arais s.269.

[117] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.29O, Buharî-Sahih c.5,s.5, Sâlebi-Arais s.269, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.49, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.219.

[118] Sâlebî-Arais s.270.

[119] Taberî-Tarih c. 1 ,s.248.

[120] Taberî-Tarih c.1,s.248 , Sâlebî-Arâis s.270.

[121] Sâlabi-Arais s.270.

[122] Taberî c.1,s.248, Sâlebî s.270, ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[123] Taberî C.1.S.245, Sâlebî s.270, ibn.Asâkir c.7,s.48.

[124] Sâlebî-Arais s.245, Sâlebî s.270, ibn.Asâkir c.7,s.48.

[125] ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[126] Sâlebî-Arais s.270, ibn.Asakir-Tarih c.7,s.48.

[127] Taberî-Tarih c.1,s.245, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O.

[128] Sâlebî-Arais s.270.

[129] Taberî-Tarih c.1,s.247.

[130] Sâlebî-Arais s.270.

[131] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585.

[132] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, Sâlebî-Arais s.270.

[133] Taberî-Tarih c.1,s.247, Sâlebî-Arais s.270, Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.304.

[134] Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, Sâlebî-Arais s 270.

[135] Sâlebî-Arais s.270, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.305.

[136] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, Sâlebî-Arais s.270-271.

[137] Aynı Kaynaklar.

[138] Taberî-Tarih c.1,s.247.

[139] Taberî-Tarih c.1,s.247, Sâlebî-Arais s.271, Mîr-Hâvend Ravzatussafa Terceme s.305.

[140] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-müstedrek c.2,s.585, Ravzatussafa Terceme s.305.

[141] Taberî-Tarih C.1.S.247, Sâlebî-Arais s.271.

[142] Sâlebî-Arais s.271.

[143] Taberî-Tarih c.1,s.245, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.220.

[144] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O.

[145] Taberî-Tarih c.1,s.245.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/171-176.
Hızkıl Aleyhisselâm

Hızkıl Aleyhisselâmın Soyu Ve Künyesi:


Hızkıl[1] b. Bûzi[2], Bûri[3] veya Nûridir[4]

Hızkıl Aleyhisselâmın annesi yaşlanıp çocuk doğurmaz hale geldikten sonra, Yüce Allâh´dan bir oğul dilemiş ve Hızkıl Aleyhisselâm, ihsan olunmuştur.

Bunun için, Hızkıl Aleyhisselâm (İbnül´acûz = Koca Karının Oğlu) diye anılmıştır. [5]



Hızkıl Aleyhisselâmın Peygamber Ve Binlerce Ölünün Dirilişine Vâsıta Ve Şâhid Oluşu:


Hızkıl Aleyhisselâm; İsrail oğulları Peygamberlerinden olup[6] Kâlib b.Yufenna ve oğlunun vefatından sonra, Yüce Allah, onu, İsrail oğullarına Peygamber ola­rak göndermişti. [7]

Bakare sûresinin:

"(Sayıları) binlerce olduğu halde, ölüm korkusuyla, yurdlarından çıkanları, gör­medin mi

Allah, onlara:

"Ölünüz!" buyurdu.

Sonra da, kendilerini, diriltti.

Her halde, Allah, insanlara karşı, fazi (ve inayet) sahibidir.

Fakat, insanların pek çoğu, şükretmezler." mealindeki 243. âyetinin tefsirinde deniliyor ki:

İsrail oğullarından; belâya ve zamanın mihnet ve meşakkatına uğrayan bazı insanlar, uğradıkları belâ ve meşakkatlerden şikâyetlenmişler ve:

"Âh! Ne olurdu, keşke, biz ölmüş olsaydık ta, şu içinde bulunduğumuz şeyler­den, rahata kavuşsaydık!" demişlerdi.

Bunun üzerine, Yüce Allah, Hızkıl Aleyhisselâma Vahy edip:

"Senin kavmin, belâdan çığlık koparıyor.

Onlar, ölecek olurlarsa, rahata kavuşuvereceklerini sanıyor ve arzuluyorlar!

Onlar için, ölmekte hangi rahatlık var

Onlar, benim, kendilerini, öldükten sonra, diriltemeyeceğimi mi sanıyorlar

Filan yerdeki makbere´ye kadar git!

Orada, dört bin ölü bulunmaktadır.

Onların arasında ayağa kalkıp kendilerine seslen!

Onların kemikleri, darmadağın bir haldedir.

Onların kemiklerini, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar, dağıtmışlardır!" buyurdu.

Bunun üzerine, Hızkıl Aleyhisselâm:

"Ey kemikler! Yüce Allah, sana, toplanmanı, emrediyor!" diyerek seslenince, kemikler, ölülerden her insanın yanında toplanıverdiler!

Hızkıl Aleyhisselâm, ikinci kez:

"Ey kemikler! Yüce Allah, sana ete bürünmeni emrediyor!" diyerek seslenin­ce, kemikler, hemen ete etten sonra da, deriye bürünüp cesedler haline geldiler.

Hızkıl Aleyhisselâm; üçüncü kez:

"Ey Ruhlar! Yüce Allah, sana cesedlerine geri dönmeni emrediyor!" diyerek seslendi.

Allah´ın izniyle hepsi ayağa kalktılar ve bir kerre tekbir getirdiler. [8] Bu hususta, daha başka ve değişik rivayetler de, vardır. [9]

Nitekim, ölen insanların, yurdlarında çıkan Tâûn´a yakalanmaktan[10] veya Al­lah yolunda savaşmaktan[11] korkup kaçtıkları ve vardıkları yerde öldükleri de ri­vayet edilir. [12]

Hızkıl Aleyhisselâm, İsrail oğulları arasında yirmi yedi yıl kalmıştır. [13]

İsrail oğulları, renkten renge giren, değişik halli bir kavim olduklarından, Hızkıl Aleyhisselâmın emirlerini dinledikleri de, dinlemedikleri de, olurdu.

Hızkıl Aleyhisselâm, onların, bu hallerinden incinip Babil diyarına hicret etti, vefatına kadar, orada kaldı.

Kabrinin, Halle (Hılle) ile Küfe arasında bulunduğu ve Yahudîlerin onun kabri­ne son derecede saygı saygı gösterdikleri söylenir. [14]

Halle: Bağdad´a, üç Fersah uzaklıkta bir kariyedir. [15] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun![16]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.237, Sâlebî-Arais s.250, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.21O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3.

[2] İbn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.237, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3.

[3] Sâlebî-Arais s.250.

[4] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.21O.

[5] Taberî-Tarih c.1,s.237, Sâlebî-Arais s.250, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.21O.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/129.

[6] Taberî-Tarih c.1,s.237.

[7] Sâlebî-Arais s.250.

[8] Taberi-Tefsir c.2,s.586, Tarih c.1,s.237, Sâlebî-Arais s.252.

[9] Taberî-Tarih c.1,s.237-238, Sâlebî-Arais s.251-252, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.211-212.

[10] ibn.Kuteybe-Maaril s.23, Taberî-Tarih c.1 ,s.237-238, Hâkim-Müstedrek c.2,s.281, Sâlebî-Arais s.252, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.210.

[11] Taberî-Tefsir c.2,s.590, Sâlebî-Arais s.252.

[12] ibn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1 ,s.237-238, Hâkim-Müstedrek C.2.S.281, Sâlebî-Arais s.251-252, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.210, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3.

[13] Yâkubî-Tarih c.1,s.64.

[14] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.293.

[15] Yâkut-Mûcemülbüldan C.2.S.295.

[16] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/129-131.

[Resim: Peygamberlerin-Meslekleri.png]

Kuran-ı Kerim'de Ismi Geçen Peygaberlerin Meslekleri

HZ. ADEM (AS): İlk ziraat mühendisi ve çiftçi idi.

HZ. ŞİD (AS): Hallac, kazzaz, nessac = dokumacıların, örücülerin ve mensucat sanayiinin ilk kurucusu idi.

HZ. İDRİS (AS): İğneyi ilk icad eden, ona delik açan, iplik geçiren olduğundan, terzilerin- konfeksiyoncuların- örücülerin piri sayılır.

HZ. NUH (AS): Marangozların, gemicilerin, denizcilerin ve barbarosların piri idi.

HZ. HUD (AS): Tüccar idi. Bütün tüccarların piri sayılır.

HZ. SALİH (AS): Sürülerle develer yetiştirirdi. Sütlerini hem içer, hem de satıp dünyalığını temin ederdi. Salih peygamberin devesi meşhurdur.

HZ. İBRAHİM (AS): Kabeyi yeniden inşa edişiyle, Hz Süleyman (as)'a ve Mimar Sinan'a önderlik etmiştir.

HZ. LUD (AS): Tarihçi idi. Seyyahların, Evliya çelebilerin piridir.

HZ. İSMAİL (AS): Kara ve deniz avcılığı ile geçimini sağlardı. Avcıların piri sayılır. Yetmiş dil bilirdi. Tercümanların da piridir.

HZ. İSHAK (AS): Çoban idi.

HZ. YAKUB (AS): Çoban idi.

HZ. YUSUF (AS): Saati ilk icat eden, toprak mahsulleri ofisini ilk defa kuran, bolluk zamanında depolamayı, kıtlık zamanında halka dağıtmayı düşünen bir peygamberdir.

HZ. EYYÜB (AS): Ziraatcı idi.

HZ. ŞUAYB (AS): Ziraatcı idi.

HZ. MUSA (AS): Çobanlık yapmış ve Hz Şuayb (as)'a hizmetçilik etmiştir.

Bir büyüğe hizmet etmekte peygamber mesleklerinden biridir.

HZ. HARUN (AS): Vezir idi.

HZ. DAVUD (AS): Demiri işleyen, zırh yapan ve düzenli ordular kuran, Calut'un ordularını mağlup eden bir kumandandır.

HZ. SÜLEYMAN (AS): Emir, hükümdar idi. Sazlardan zenbil yapardı. Bakır madenini ilk defa işleyen O'dur.

HZ. ZÜLKİFL (AS): Ekmek pişirirdi, fırıncıların piri idi.

HZ. İLYAS (AS): Dokumacı ve iplikçilerin piri idi.

HZ. YUNUS (AS): Balık avlayıp geçinirdi, balıkçıların piri idi.

HZ. ÜZEYR (AS ): Bahçıvan idi. Meyve ağaçlarını ilk defa aşılayan fidan yetiştiren, budama işlerini insanlara öğretendir. Bağ ve bahçe işleriyle uğraşanların piridir.

HZ. LOKMAN (AS): Doktorluk ve eczacılık mesleğinin piridir.

HZ. ZEKERİYYA (AS): Marangoz idi Müsned, 2/405)

HZ. İSA (AS): Avcı idi. Av aleti ile geçimini temin ederdi. Avcıların piri idi. Aynı zamanda doktorların piridir..

HZ. MUHAMMED (SAV): Küçük yaşlarda çobanlık yapmış, daha sonra ticaretle uğraşmış ve cihadla meşgul olmuştur.
Âdem Aleyhisselam

Yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babası.

Allahü teâlânın emri ile melekler çeşitli memleketlerden topraklar getirdiler. Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp insan şekline koydular. Bu şekilde Mekke ile Taif arasında kırk yıl yatıp “salsal” oldu yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselamın nuru alnına kondu. Sonra Muharremin onuncu Cuma günü ruh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi.

Allahü teâlânın emri ile bütün melekler Âdem aleyhisselama karşı secde ettiler. Uzun zaman meleklerin hocalığını yapmış olan İblis, kibirlenip bu emre karşı geldi ve Âdem aleyhisselama karşı secde etmedi. “O çamurdan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım. Ondan üstünüm.” iddiasında bulundu. İblis (şeytan) kendini üstün görüp, kibirlenerek Allahü teâlânın emrine uymayınca gadab-ı ilahiyyeye uğradı ve Cennet’ten kovuldu.

Âdem aleyhisselam kırk yaşındayken Firdevs adındaki Cennet’e götürüldü. Cennet’te bulunduğu sırada veya daha önce Mekke dışında uyurken sol kaburga kemiğinden hazret-i Havva yaratıldı. Allahü teâlâ onları birbirine nikâh etti. Cennet’te yerleşmelerini ve Cennet’in meyvelerinden dilediklerini yemelerini bildirdi. Fakat Cennet’te bulunan bir ağaç için, “Bu ağaca yaklaşmayın, bu ağaçtan yemeyin.” buyurdu.

Âdem aleyhisselam ve Havva validemiz, Cennet’te bin yıl kadar yaşayıp, İblisin yalan yeminine inanarak yasak edilen ağacın meyvesinden unutarak önce hazret-i Havva, sonra Âdem aleyhisselam yedikleri için Cennet’ten çıkarıldılar. Âdem aleyhisselam Hindistan’da Seylan (Serendib) Adasına, Havva ise, Cidde’ye indirildi. Birbirlerinden iki yüz sene müddetle ayrı kalan Âdem aleyhisselam ve hazret-i Havva bu müddet içinde ağlayıp yalvardıktan sonra tövbe ve duaları kabul oldu. Hacca gelmeleri emrolundu.

Arafat Ovasında hazret-i Havva ile buluştu. Kâbe’yi inşa etti. Her sene hac yaptı. Arafat Meydanında veya başka meydanda kıyamete kadar gelecek çocukları belinden zerreler halinde çıkarıldı. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye soruldu. Hepsi; “Bela = Evet!” dediler. Sonra hepsi zerreler haline gelip beline girdiler. Buna “Ahd-ü-Misak” ve “Kalu Bela” denildi. Âdem aleyhisselam ve hazret-i Havva daha sonra Şam’a geldiler. Burada yirmi defa ikiz evladı oldu. Bir defa da yalnız Şit aleyhisselam oldu. Neslinden kırk bin kişiyi gördü.

Oğullarına ve torunlarına peygamber olarak gönderildi. Cebrail aleyhisselam kendisine on iki defa geldi. Kendisine on suhuf (forma) kitap verildi. Bu kitapta; iman edilecek hususlar, çeşitli diller ve lügatler, her gün bir vakit namaz kılmak, gusül boy abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz eti yememek, tıb, ilaçlar, hesab, geometri gibi şeyler bildirildi. Ayrıca fizik, kimya, tıb, eczacılık, matematik bilgileri öğretildi. İbrani, Süryani ve Arap dillerinde kerpiç üstüne çok yazı yazıldı.

İlk insanlar, bazı tarihçilerin zannettiği gibi ilimsiz, fensiz, görgüsüz, çıplak ve vahşi kimseler değildi. Bugün Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında tunç devrindekilere benziyen vahşiler yaşadığı gibi, ilk insanlarda da bilgisiz basit yaşayanlar vardı. Bundan dolayı ne bugünkü, ne de ilk insanların hepsi için vahşidir denilemez. Hazret-i Âdem ve ona inananlar şehirlerde yaşarlardı. Okuma-yazma bilirlerdi. Demircilik, dokumacılık, çiftçilik, ekmek yapmak gibi san’atları vardı. Altın üzerine para dahi basılmış, maden ocakları işletilip, çeşitli aletler yapılmıştı.

Âdem aleyhisselamın hiç sakalı yoktu. İlk sakalı çıkan Şit aleyhisselamdır. Hazret-i Âdem çok güzeldi. Siyah saçlı ve buğday tenliydi. On bir gün hasta yatıp, bir Cuma günü vefat etti. Âdem aleyhisselam vefat edince, Cebrail aleyhisselam bir gömlek giydirdi. Şit aleyhisselama yıkamayı öğretti. Yıkayıp kefenlediler.

Hadis-i şerifte buyruldu ki:
“Âdem aleyhisselam vefat edince, melekler üç defa su ile yıkadılar. Onu defnettiler. Sonra çocuklarına dönerek, (Ey âdemoğulları! Ölülerinize böyle yapınız) dediler.”

Şit aleyhisselam imam olup cenaze namazını kıldırdı. Âdem aleyhisselamın kabri; Kudüs’te, Mina’da, Mescid-i Hif’te veya Arafat’tadır. Hayatını bildiren rivayetler birbirinden farklıdır.

Hazret-i Âdem, Allah’a ilk hamd ve ilk tövbe edendir. Seçilmişlerin ilki, yeryüzünde Allahü teâlânın ilk halifesidir.

Birçok mucizeleri vardır. Bunlardan bir kaçı şöyledir:
Yırtıcı, vahşi hayvanlarla konuşurdu. Susuz dağ ve taşlara elini vurunca, pınarlar fışkırır, temiz sular akardı. Eline aldığı ufak taşlar, yüksek sesle Allahü teâlâyı zikrederdi.

Âdem aleyhisselamın yaratılması, Cennet’te kalması, Cennet’ten çıkarılarak yeryüzüne indirilmesi, Kur’an-ı kerimde çeşitli âyet-i kerimelerde bildirilmiştir
Şit (Şis) Aleyhisselam

Âdem aleyhisselamdan sonra gönderilen peygamber. Âdem aleyhisselamın oğludur. Âdem aleyhisselamın oğullarından Hâbil ile Kâbil arasında çıkan anlaşmazlık netîcesinde Kâbil, Hâbil’i öldürünce, Allahü teâlâ, hazret-i Âdem’e, Hâbil’e karşılık ihsân olarak, yeni bir oğul verdi. Âdem aleyhisselamın bütün çocukları ikiz olarak doğduğu hâlde, Şit aleyhisselam tek doğdu. Şit adı verilen yeni oğlun ismi İbrânice olup, Arapça karşılığı “Allah’ın hîbesi” mânâsınadır. İsmine “Şis” de denilmiştir.

Âdem aleyhisselamın oğullarından Kâbil, Hâbil’i şehit ettikten sonra doğmuş olan Şît aleyhisselam, son peygamber Muhammed aleyhisselamın nûrunu alnında taşıyordu. Bu sebeple Âdem aleyhisselam onu pek fazla seviyordu. Bütün evlâdı üzerine onu reis yaptığı gibi, vefat edeceği sırada da bütün yeryüzünün halîfeliğine onu tâyin etti. Bu hususta vasiyette bulundu. Ayrıca ilâhî sırları bildirip, bütün ilimleri öğretti.

Peygamber efendimizin nûruyla ilgili olarak oğlu Şît aleyhisselama şöyle vasiyyet etti: “Oğlum! Alnında parlayan bu nûr, son peygamber olan Muhammed aleyhisselamın nûrudur. Bu nûru mümin, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et.”

Şit, bu vasiyet üzerine sâlihâ bir kızla evlendi. Sonra evlâtlarına da böyle vasiyet ettiler. Onlar da bu vasiyete uyup öylece devâm ettiler.

Âdem aleyhisselamın vefatından sonra, Allahü teâlâ, Şit aleyhisselama peygamberlik verdi. Elli sayfa (forma) küçük kitap indirdi. Bu kitaplarda hikmet ilmi, matematik, sanâyi bilgileri, kimyâ ilmi ve daha birçok şeyler bildirilmişti.

Şit aleyhisselam zamânında insanlar çoğalıp, her tarafa yayıldılar. Onlara Allahü teâlânın emirlerini bildirip îmân etmeye çağırdı.

Şit aleyhisselamın dîninin esasları, Âdem aleyhisselamın bildirdiği dînin esaslarına uygundu. Şit aleyhisselam ekseriyâ Şam’da ikâmet edip, insanlara, Allahü teâlâya îmân etmeyi ve emirlerine uymayı bildirerek tebliğ vazîfesini yaptı. Bin şehir kurup, hudutlarını tespit etti. Şit aleyhisselamın çocukları ve torunları îmâr ettikleri şehirlerde yaşayıp, Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle meşgul oldular. Gâyet huzurlu bir hayat sürdüler. Aralarında düşmanlık buğz ve haset yoktu. Kötülüklerden, haramlardan ve isyândan uzak dururlardı.

Şit aleyhisselam, Şam’dan Yemen tarafına gidip, azgın ve sapık bir hâlde yaşayan Kâbil’in oğullarını Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Fakat bu kavim, Şit aleyhisselamın dâvetini kabul etmeyip, sapıklıklarında ısrâr ettiler. Şit aleyhisselam, onlarla savaş yaptı. Bu savaşta kılıç kullandı. İlk kılıç kullanan odur. Yemendeki bu azgın kavmin bir kısmını kılıçtan geçirdi, bir kısmını da esir aldı. Babası, Âdem aleyhisselamla veya kardeşleriyle Kâbe’yi balçık çamuru kullanarak taştan yaptı.

Son peygamber olan Muhammed aleyhisselamın nûru Şit aleyhisselamdan onun oğlu Enûş’a geçti. Şit aleyhisselam, oğlu Enûş’a, babası Âdem aleyhisselamın, Muhammed aleyhisselamın nûruyla ilgili olarak kendisine yaptığı vasiyeti yaptı ve Enûş’u yeryüzüne halîfe tâyin ederek vefat etti. Ömrünün dokuz yüz on iki veya dokuz yüz elli yâhut da dokuz yüz sene olduğu rivâyet edilmiştir. Peygamberliğininse, iki yüz seksen iki veya iki yüz on iki yâhut da iki yüz kırk iki sene olduğu rivâyet edilmiştir.

Şit aleyhisselamdan sonra, çoğalarak yeryüzüne dağılan insanlar, zamanla doğru yoldan uzaklaşıp, çok azgınlık gösterdiler. Allahü teâlâ onlara İdrîs aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi.

Şit aleyhisselam Âdem aleyhisselamın öteki evlâtlarının hepsinden güzel ve fazîletliydi. Sûret ve sîrette yâni hâl ve yaşayışta tıpkı babasına benzediği için Âdem aleyhisselam onu diğer evlâtlarından çok severdi

EFSANE1 TÜRK BOARD

KAROGLANIN PAYLAŞIMLARI
This it's a sample image

Dini ve Kültürel Bilgiler
Tasavvuf Bilgileri
PSD Grafikler
PNG Resimler
JPG Resimler
GIF Resimler
Flatcast Tema
Radyo indexleri
Ne Ararsanız Burada

EFSANE1 TÜRK BOARD iÇERiK

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi