Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Âmine’nin Kucağında
#1
Dini 
Halime’nin Mekke’ye geldiği gün Âmine’nin bayram günüydü. O gün hasretin sona erdiği, Âmine’nin acılarının dindiği ve nihayet yüzünün güldüğü gündü. O gün Muhammed’in, Mekke’ye, yuvasına, anasının kucağına döndüğü gündü. Ayrılığın acısı dinmiş, genç yaşta dul kalan Âmine’nin yüreği sevinçle dolmuş, gözü gönlü aydın olmuştu. Artık o bu şehrin yalnız ve mahzun kadını değildi. Oğlu gelmiş, hüzün dolu yuvaya rahmet, gönüllere saadet getirmişti.

Yıllar süren ayrılıktan sonra oğluna sıkı sıkı sarılan Âmine onu en güzel şekilde terbiye etti. O’na Mekke’yi, İbrahim’i, Kâbe’yi ve ailesini anlattı. Bir sabah evinden ayrılan ve bir daha dönemeyen babası Abdullah’ı her anlattığında gözünden sel misali yaşlar akıttı. Muhammed aleyhisselam, babasını annesinin gözyaşlarında tanıdı.

Medine Seyahati

Sevgili Peygamberimiz altı yaşına geldiğinde annesiyle birlikte Medine’ye gitti. Âmine, kocasının mezarını ziyaret etmek ve babasını hiç göremeyen yavrusuna en azından mezarını göstermek istiyordu. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Efendimiz, annesi Âmine ve hizmetçileri Ümmü Eymen ile birlikte Medine’ye ulaştı. Mekkeli yolcular, Adiyy b. Neccar oğullarına misafir oldu.

Peygamber aleyhisselam’ın büyük dedesi Haşim, Neccar oğulları kabilesinden Selma ile evlenmiş, bu evlilikten Abdülmuttalib doğmuştu. Efendimizin dedesi Abdülmuttalib çocukluk yıllarını Medine’de Neccar oğulları arasında geçirmişti. Allah Resûlü’nün babası Abdullah’ın mezarı da burada bulunuyordu. Âmine ve sevgili oğlu bu aileden Nabiğa’nın evine yerleşti.

Âmine yıllar önce kaybettiği ve hâlâ yasını tuttuğu Abdullah’ın mezarını sık sık ziyaret etti. Bu ziyaretleri sırasında kim bilir nice gözyaşı döktü. Efendimiz aleyhisselam da babasının mezarı başında ağladı. Belki de yetimliğin acısını, babasının yokluğunu bu mezarın başında anladı.

Allah Resûlü, Neccar oğullarının çocuklarıyla oyunlar oynadı. Kaldığı evin yakınlarındaki bir havuzda yüzmeyi öğrendi. Üneyse isimli bir kız ile Nabiğa’nın evinin damına konan kuşları kovaladı. Efendimiz bu şehirde çok güzel günler geçirdi. Âmine Hanım ve sevgili yavrusu Medine’de bir ay kaldıktan sonra Mekke’ye doğru yola çıktılar.[1]

Hayırlı Bir Hatıra

Dönüş yolunun henüz başında Hz. Âmine rahatsızlandı. Çölün ortasında ilerledikçe ağrıları iyice artıyordu. Medine’den çok uzaklaşmış, Ebva adlı bir köyün yakınlarına gelmişlerdi. Artık Hz. Âmine’nin dayanacak gücü kalmamıştı. Bir ağacın altında mola verildi. Âmine eriyor, küçücük yavrusu annesinin başında endişe ile bekliyor, iyileşmesi için dualar ediyordu. Fakat Âmine durumunun düzelmeyeceğini ve ecelinin geldiğini anlamıştı. Oğluna veda etmesi, ona son sözlerini söylemesi gerekiyordu.

Küçük çocuk annesinin başını, dizinin üzerine koydu. Âmine güçlükle nefes alıyor, sesi kesik kesik çıkıyordu. Dilinden şu sözler döküldü: “Her yaşayan ölür, her yeni eskir, her büyüyen fâni olur, yok olur. Ben de öleceğim, ama daima anılacağım. Çünkü ardımda senin gibi hayırlı bir hatıra bırakıyorum.”

Hz. Âmine vefat etti. Ebva köyünün yakınında, çölün ortasında “Annem!” diye bir feryat yükseldi. Memleketinden uzak, yanında hiçbir akrabası olmayan altı yaşındaki çocuk annesinin acısıyla baş başa kaldı. Uzun süre annesinin başında hıçkırarak ağladı. Sonra annesi için mezar kazan Ümmü Eymen’e yardımcı oldu. Âmine toprağa gömüldüğünde Muhammed aleyhisselam kendisini annesinin mezarına bıraktı. Ümmü Eymen, zaten yetim olan şimdiyse öksüzlüğün acısını tadan çocuğu teselli etmeye çalışarak Mekke’ye dedesinin yanına götürdü.[2]

Efendimiz aleyhisselam ile Medine arasında ne kadar güçlü bir bağ var. O henüz doğmadan önce babası bu topraklarda vefat etmişti. Annesi Âmine, Mekke’den çok uzaklarda, Medine’ye daha yakın olan Ebva’da ruhunu teslim etti. Allah Resûlü yıllar sonra Medine’ye göç etti. O, Mekke’de eza ve cefa çekerken Medine O’na kucak açtı. Efendimiz gurbete değil âdeta ailesinin yurduna hicret etti. Ve yine anne babasının yanında dünyaya veda etti.

Yetim ve Öksüz Bir Peygamber

Âlemlerin Rabbi, Sevgili Peygamberimizin, anne-babasından yoksun bir halde büyümesini murad etti. Belki de Resûlü’nü sadece kendi terbiyesinde yetiştirmeyi, ana babaları dahi olsa kimsenin minneti altında kalmamasını istedi.

Anne babanın vefatı herkes için zor ve hüzün veren bir durumdur. Hele anne babaya en çok ihtiyaç duyulan çocukluk döneminde onları kaybetmek tarifsiz bir sıkıntı, dayanılmaz bir acıdır. Allah Resûlü bu acılara katlanmış, risalet görevi sırasında yaşayacağı zorluklarla başa çıkmayı, sabırlı olmayı henüz çocukluğunda öğrenmiştir.

Efendimiz bataklığın ortasında yetişmiş tertemiz bir güldür. Cahiliye devrinin bütün çirkinliğiyle yaşandığı, ahlaki değerlerin ayaklar altına alındığı, zulmün ve tüm hayâsızlıkların olağan kabul edildiği bir şehirde, yetim ve öksüz bir genç, faziletli kalabilmenin mücadelesini vermiş, ahlakının güzelliğiyle meşhur olmuştur. Öyleyse tüm olumsuzluklara rağmen temiz kalabilmek, kötülüğün hâkim olduğu dünyamızda iyilerden olabilmek mümkündür. Bizlere düşen, çevrenin kirliliğini kendi kirimize bahane göstermek değil tüm insanlığın iyiliği ve güzelliği için mücadele etmektir.

Bizim Efendimiz çok küçük yaşta kimsesiz kalmış, yetim ve öksüz bir kimsedir. Anne sevgisinden mahrum kalanlar, babasını göremeyen çocuklar Allah’a isyan etmezler. Rabbimizin kendilerini terk ettiğini, acımasız bir devranın içinde yok olup gideceklerini düşünmezler. Onlar ne zaman hüzünlenseler kendileri gibi yetim ve öksüz kalan Muhammed Mustafa’yı hatırlarlar. Resûlü’nü terk etmeyen, himayesine alan Rabbimiz, bütün yetimleri koruyacak, onlara merhamet edecek, sabırlarına karşılık onlara kesintisiz bir mükâfat verecektir. Yetim kalan bir kimse sabretmeli, kendisi gibi yetim olan Resûl-i Ekrem’i örnek edinmeli ve hem dünyada hem de ahirette seçkin bir kul olabilmenin mücadelesini vermelidir.

Allah Resûlü, ben ve yetime arka çıkan kimse cennette şu iki parmağım gibi yan yana olacağız, buyurmaktadır.[3] Efendimiz yetim ve öksüz kalan çocukları himaye etmiş, onları yalnız bırakmamış, yeri geldiğinde onlarla birlikte ağlamış, onları kendi çocuklarından ayırmamıştır. Allah ve Resûlü’nü seven müminler de her fırsatta bu çocukların ihtiyaçlarını karşılamış, sokaklarındaki yetimlerin başlarını okşamış, onları aç ve açıkta bırakmamışlardır.

Resûlullah’ı sevenler sokağın köşesindeki yetim çocuğu ziyaret edip ona tebessüm ederler. O çocuğun yüzünde Efendimizi görürler. Yetimin yüzü güldüğünde Resûl’ün güldüğünü bilirler ve Resûl’ün gülümsemesi için dünyadaki her şeyden vazgeçerler.

Gözü Yaşlı Bir Peygamber

Küçük yaşta pek çok sıkıntıya maruz kalan Efendimiz yaşı ilerlediğinde içinde bulunduğu toplumun sorunlarıyla ilgilenmiş, insanların acılarını kendisine dert edinmiştir. Uhud’da Mus’ab’ın cesedinin başında ağlayan, Zeyd’in şehadet haberi geldiğinde yetim kalan yavrularına sarılıp gözyaşı döken, zulme uğrayan bir mazlumun feryadına yetişen; Ebva köyünde annesinin mezarı başında gözyaşı döken Efendimizdir. Gözyaşı, merhametin ve sevginin işaretidir. Gözü yaşlı olanların yüreği sevgi doludur. Hayatı boyunca hiçbir sıkıntı çekmeyen, yüreği yanmayan kimseler yetimlere, kimsesiz ve çaresiz insanlara nasıl merhamet edebilir, onları nasıl anlayabilir? Mazlumların sesini ancak kendilerinden birisi olan yetim ve öksüz bir peygamber duyabilir.

Cennet Annelerin Ayakları Altındadır

Allah Resûlü, annesinin vefatından uzun yıllar sonra kaza umresi için Mekke’ye giderken Ebva kasabasına uğramış, annesinin mezarını ziyaret etmiş, mezarı düzeltmiş ve ağlamıştır. Sahâbîler Efendimize niçin ağladığını sorduklarında ise şöyle buyurmuştur: “Annemin sevgisini ve merhametini hatırladım.”[4]

Rabbimiz Resûlü’nü seven ve ona şefkat gösteren Âmine Hanım’a merhamet buyursun. Yarım asır sonra annesinin mezarı başında ağlayan Nebi’nin anne sevgisini, bütün Müslümanlara nasip eylesin. Yan odada ilgi bekleyen annesine selam vermeyen, annelerini hayatta iken ziyaret etmeyi angarya gibi gören, düne kadar kendisine bakan annesini şimdi bir yük olarak düşünen Müslümanlar! Unutmayalım ki cennet Âminelerin, cennet annelerin ayakları altındadır.

Ebeveyni Resûlün Akıbeti

Allah Resûlü’nün anne ve babasının uhrevi durumu asırlar boyu Müslümanları meşgul etmiş, bu konuda pek çok eser yazılmıştır. Her şeyden evvel insanların, cennete veya cehenneme gireceğini ancak Allah Celle bilir. Bununla birlikte biz, çok kısa bir hayat süren, Allah’a şirk koştuklarına dair elimizde bir delil olmayan, cahiliyyenin etkisinde kalmayıp sanki Efendimizin doğumu ile vazifelerini yerine getirerek hayata veda eden bu temiz kimselerin fetret ehlinden sayılmalarını ve cennete girmelerini ümit ederiz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, belki de anne babasını şefkat kanatlarının altına alacak ve onları cennet bahçelerine kavuşturacaktır. Yine de en doğrusunu Rabbimiz bilir.

Abdülmuttalib ve Torunu

Ümmü Eymen, Âmine’nin emanetini Abdülmuttalib’e teslim etti. Abdülmuttalib hiçbir oğluna ve torununa göstermediği şefkati Muhammed aleyhisselam’a gösterdi. Onu sevgili oğlu Abdullah’ın aziz bir hatırası olarak gördü. O olmadan sofraya oturmuyor, yemeklerin en güzelini ona yediriyordu.

Kâbe’nin yanında Hicr denilen yerde Abdülmuttalib’e ait bir minder vardı. O minderde ondan başka kimse oturamazdı. Peygamberimiz gelip o mindere oturduğunda amcaları ona kızar, onu kaldırmak ister, Abdülmuttalib ise oğullarına müdahale ederek şöyle derdi: “Oğlumu rahat bırakınız. Onun şanı çok yüce olacaktır.”[5]

Mekke lideri Abdülmuttalib, yaptığı toplantılara torununu da götürür, O’nun terbiyesi ile yakından ilgilenirdi. Torununu yanından ayırmaz, sürekli takip ederdi. Bir defasında Ümmü Eymen dalgınlık sonucu Efendimizi kaybetmiş, Abdülmuttalib Ümmü Eymen’i azarlayarak Efendimiz hususunda dikkatli olmasını zira onun ileride çok önemli bir kimse olacağını ümid ettiğini söylemişti.[6]

Yine bir keresinde Muhammed aleyhisselam dedesinin kaybolan devesini aramak için evden çıkıp geç kalınca Abdülmuttalib derin bir endişe duymuş, Kâbe’ye giderek torununa kavuşması için Allah’a dua etmiş, nihayet Efendimiz geri döndüğünde ise şöyle demişti: “Yavrucuğum, seni bulamayacağım diye o kadar korktum ki hayatımda hiçbir şeye bu kadar üzülmedim. Bundan sonra ne olursa olsun seni yanımdan ayırmayacağım.”[7]

Mekke’de kıtlık ve kuraklığın hüküm sürdüğü bir mevsimde Kureyşliler yağmur duası için Ebû Kubeys dağına çıkmış, Abdülmuttalib de torunu Muhammed’i omzuna alarak buraya gelmişti. Abdülmuttalib’in samimi bir dille yaptığı duaya Mekkeliler “âmin” demiş ve onlar daha yerlerinden ayrılmadan yağmur yağmaya başlamıştı.[8]

Peygamber Efendimiz sekiz yaşında iken gözünde bir ağrı hissetmiş, dedesi onu tedavi ettirmek amacıyla Taif’e götürmüştü. Efendimizin gözleri burada kendisine verilen ilaç sayesinde iyileşti.[9]

Abdülmuttalib’in Vefatı

Zemzem kuyusunu bulan, Fil ordusunun komutanı Ebrehe’nin karşısında cesaretle duran, kavmini adaletle yöneten Abdülmuttalib, seksen iki yaşında vefat etti.[10] O, vefatı öncesi oğullarını toplamış ve torunu Muhammed’e çok iyi bakmalarını vasiyet etmişti. Efendimiz’in babası Abdullah ile aynı anneden olan Ebû Talib ve Zübeyr, Efendimiz’in bakımını üstlenmek için kura çekti ve Peygamberimiz amcası Ebû Talib’in yanında kaldı. Zaten amcaları arasında Efendimiz’i en çok Ebû Talib seviyordu.[11]

Abdülmuttalib vefat ettiğinde torunu Muhammed, dedesinin divanı yanında içini çeke çeke ağlamış,[12] dedesinin cenazesi ardında yürümüş ve yıllar sonra dedesinin vefatını soranlara o günü hatırladığını ve o zaman sekiz yaşında olduğunu söylemiştir.[13]

Abdülmuttalib, Hacun mezarlığına defnedilmiş; onu çok seven Mekkeliler günlerce yas tutmuşlardır.[14]

Annesinin vefatından sonra sevgili dedesine sığınan Efendimiz iki yıl sonra onu da kaybetmiştir. Allah Resûlü şimdi, öz oğullarından çok yeğenini seven, yeğenini korumak için tüm dünyayı karşısına alan fedakar amcası Ebû Talib’in ve onun muhterem hanımı Fatıma bint Esed’in yanındadır.




Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi